Gürcistan’ın incileri: Mtsheta, Borjomi ve Batum

Yemyeşil manzaraları, şifalı suları, Karadeniz’i, köklü tarihi ve kültürü ile Gürcistan’ın Mtsheta, Borjomi ve Batum şehirleri gezginler için eşsiz bir destinasyon

Daha önce Kafkaslar turumuz kapsamında Gürcistan’ın Signaghi ve Tiflis ziyaretlerimizi anlatmıştım. Tiflis’teki görkemli Gürcistan Tarihi Kronoloji Anıtı’nı ziyaret ettikten sonra eski başkent Mtsheta’ya doğru yola çıktık. Hem yemek ve alışveriş molası vermek hem de UNESCO Dünya Miras listesinde olan Svetitskhoveli Katedrali ve Jvari Manastır’ı ile bilinen bu tarihi şehre 20-25 dakika sonra vardık.

MTSHETA
M.Ö. 3.-M.S. 5. yüzyıla kadar İberya Krallığı’nın başkentliğini yapan şehir; Aragvi ve Kura nehirlerinin birleştiği önemli bir coğrafi konumda yer aldığından tarih boyunca Kafkasya’nın önemli ticaret güzergahlarından biri olmuş. Ancak şehri önemli kılan sadece coğrafi ve ticari konumu değil aynı zamanda Gürcülerin Paganlıktan Hristiyanlığa geçişinde “eşik şehir” olması ve Hristiyanlığın kabulünden sonra Kafkasya’da gelişen Orta Çağ dini mimarisinin en önemli örneklerine ev sahipliği yapması… Bu durum ülkenin ruhsal merkezi olarak tanınmasını sağlamış. Şehir merkezine girer girmez, Gürcü Ortodoks dünyasının en kutsal mekanlarından biri olarak kabul edilen Svetitskhoveli (Yaşayan Sütun) Katedrali’ni görüyorsunuz.

Svetitskhoveli Katedrali
Etrafı surlarla çevrili katedral, 1010-1029 yılları arasında, 4. yüzyılda inşa edilen ilk kilisenin üzerine inşa edilmiş… Rivayete göre İsa’nın çarmıha gerildiğinde üzerinde olan giysi buraya gömülmüş. Birçok Gürcü kralı buraya defnedilmiş.

Katedrali ziyaret ettikten sonra şehre ve Aragvi/Kura nehirlerinin birleştiği konuma hakim bir tepede bulunan, 6.-7. yüzyılda inşa edilmiş olan Jvari (Haç) Manastırı’na çıkmayı bir sonraki seyahatimize bırakarak, şehri dolaşmaya başlıyoruz.

       

Dar sokakları, taş binaları ile karakterize olan tarihi dokusu korunmuş bir şehirde el sanatları dükkanlarını geziyor, küçük şirin lokantalarda khachapuri, churchkhela gibi Gürcü lezzetlerini tattıktan sonra şifalı suları ve yemyeşil doğasıyla ünlü Borjomi’ye gitmek üzere otobüsümüze biniyoruz. İki saate yakın süren yolculuktan sonra hem sağlık hem de doğa turizmi açısından ülkenin en bilinen şehrine varıyoruz.

BORJOMİ
Gürcistan’ın güneybatısında, Borjomi-Kharagauli Ulusal Parkı’nın doğu ucunda, Borjomi Vadisi’nde yer alan Borjomi, yaklaşık onbir bin nüfuslu küçük bir kasaba ancak doğal kaynakları ve termal suları sayesinde neredeyse tüm dünya tarafından tanınıyor. Balneoloji (Banyo Bilimi) merkezi olan Borjomi, aynı zamanda dünyanın 30 ülkesine ihraç edilen Borjomi madensuyu ile Gürcistan’ın en önemli gelir kaynaklarından birini oluşturuyor.
Ilık iklimi, doğal kaynakları, ormanları ve parkları ile cazibe merkezi olan Borjomi, Rus İmparatorluğu döneminde aristokratların gözde yazlık beldesi olmuş, dolayısıyla inşa edilen saray ve villalar sayesinde mimari güzellikleri ile de ön plana çıkmış. Kasabanın ortasından Borjomula Nehri geçiyor.

İki yakayı birbirine bağlayan çok sayıda köprü var ki yuvarlak/oval formu ile dikkat çeken Borjomi’nin simgelerinden biri olan küçük ama ikonik yaya köprüsü fotoğraf çektirme noktası olmuş. Nehir boyunca parka doğru yürürken, birbirinden güzel binalar görüyoruz. Bir iki binadan bahsetmek gerekirse, en dikkat çekici binalardan biri Firuza (Turkuaz) Sarayı.

Firuza Sarayı
Şehrin merkezinde, milli parkın yakınında konumlanan bina, günümüzde otel olarak hizmet veriyor. 1892’de İran’ın Tiflis büyükelçisi Mirza Rıza Han için yazlık konut olarak Pers mimari tarzıyla inşa edilen, ismini renginden alan bina; çatısı, süslü ahşap oymaları, kemerli pencereleri ve balkonlarıyla dikkat çeken bir kültürel miras anıtı.

Yine Borjomula Nehri kenarında, parkın hemen girişinde ikonik kulesi ile dikkat çeken bir bina var. Günümüzde otel olarak hizmet veren bu bina 1930’ların sonu 40’ların başında (Eski Sovyet döneminde) sanatoryum olarak inşa edilmiş ki bu dönemde şehirde çok sayıda sağlık tesisi kurulmuş. 2015 yılında aslına sadık kalınarak restore edilmiş ve otel olarak hizmete sunulmuş.
Kasabada tarihi kale ve manastır kalıntıları da var. Teleferikle tepeye de çıkılabiliyor ancak bizim zamanımız kısıtlı olduğu için sadece milli parkı ve şehir içini dolaşıp kafelerde dinlenebildik. Termal tatili seviyorsanız, Borjomi hem termal hem tarihi bir gezi için güzel bir alternatif olabilir.
Huzurlu Borjomi’yi geride bırakarak konaklayacağımız otelimizin olduğu Tskaltubo şehrine gitmek üzere otobüsümüze biniyoruz. Yolumuz 2- 2,5 saatlik bir mesafede ancak şoförümüz yolu karıştırınca gece geç vakit otelimize varıyoruz. Otele girdiğimizde asansörün bozuk olduğunu görünce “koca bavullarla onca katı nasıl çıkarız” derken, otel görevlileri sağ olsun, bütün bavulları taşıyor.

Otelimiz termal havuzu olan güzel bir tesis ama birkaç arkadaşımız dışında kimse tadını çıkaramadı. Ayrıca Gürcistan’ın en popüler turistik noktalarından biri olan sarkıtları, dikitleri, yeraltı nehirleri ve gölleriyle ünlü, doğa harikası Prometheus Mağarası’na da çok yakın bir mesafedeydi ama maalesef saat 09.30’da Batum’a gitmek üzere tekerimiz döndü. Yaklaşık 2,5 saat yemyeşil ovalardan ve ormanların içinden geçerek Karadeniz’in incisi kabul edilen Batum’a ulaşıyoruz.

BATUM
Gürcistan’ın Acara Özerk Cumhuriyeti’nin başkenti olan Batum, yemyeşil doğası, 19. yüzyıldan kalma tarihi yapıları ve fütüristik gökdelenleri ile zıtlıkların bir arada olduğu, gece hayatı ve eğlencesi bol, farklı kültürlerin buluştuğu bir liman kenti…
Şehre girerken ilk dikkatimi çeken sahil şeridi boyunca yükselen gökdelenler, modern oteller ve casinolar oluyor. Tarihi yapıların arkasında yükselen gökdelenler bana göre şehrin silüetini bozmuş ama bu modernliği(!) sevenlerde var sanırım. Zaten Batum’a, gökdelenler nedeniyle “Karadeniz’in Dubai’si”, casinolar nedeniyle “Karadeniz’in Las Vegas’ı” da deniliyormuş. Turizmin içine eğlence sektörü dahil edilince kimse tarihin gözyaşlarına bakmıyor maalesef! Otobüsümüz bizi şehir merkezindeki Leselidze Caddesi yakınlarında, sahilde indiriyor. Şehrin sahili yaklaşık 7 kilometre uzunluğundaymış ve sahil şeridi boyunca Batum Bulvarı uzanıyor.

Batum Bulvarı
Bulvarın yapımına 19. yüzyılda başlanmış ve 15 kilometreye tamamlanacakmış. Avrupa Meydanı ve deniz feneri çevresinden başlayan eski bulvar, klasik düzenlemelerle, çınar ağaçlarıyla daha nostaljik bir atmosferdeyken; yeni bulvar, modern heykeller, ışıklı fıskiyeler ve palmiye ağaçlarıyla tropikal bir kimlik taşıyor. 30-50 metre genişliğinde ve 7 kilometre uzunluğundaki bulvar üzerinde tasarlanan parklar, yürüyüş ve bisiklet yolları, kafeler, kültürel yapılar, dinlenme ve spor alanları, burayı şehrin en önemli sosyal ve kültürel yaşam alanı haline getirmiş ve bulvara paralel uzanan sahil şeridinin istediğiniz yerinden denize girme şansını sağlamış. Bizim otobüsten indiğimiz yer, yeni bulvarın olduğu bölüm olunca biz şehri keşfetmeye; Alfabe Kulesi, Batum Kulesi ve Ali–Nino Heykeli gibi yapılar ile şehrin modern yüzünü temsil eden bölümden başlamış olduk.

Alfabe Kulesi
130 metre yüksekliğindeki kule, 2011 yılında inşa edilmiş. DNA sarmalını andıran kuleye, Gürcü alfabesinin 33 harfi işlenmiş. Yapımına 65 milyon dolar harcanan kulenin yapım amacı Gürcü alfabesinin ve insanının özgünlüğünü sembolize etmekmiş. 2014 yılına kadar atıl kalan kulenin ikinci katında bir televizyon kanalı varmış, 360 derece dönen üçüncü katını 2015 yılında bir İspanyol şirket restoran olarak 20 yıllığına kiralamış, en üst kat ise seyir güvertesiymiş. Şehir manzarası eşliğinde yemek yemek iyi olabilirdi aslında ancak zamanımız olmadığı için restorana çıkamadık. Batum Belediyesi kulenin bakımı için yılda 700.000 Gürcü Larisi harcamaya devam ediyormuş.

Teknoloji Üniversitesi Kulesi
Bulvarda ilginç mimarisiyle dikkat çeken bir diğer yapı; Teknoloji Üniversitesi Kulesi. Yaklaşık 200 metre yüksekliğindeki bu yapı 2012 yılında tamamlanmış ancak uzun süre boş kalmış ve 2015 yılında satılarak otel ve turizm yatırımı için yeniden tasarlanmış. 2024 yılında bazı katlar casino ve lüks daireler olarak kullanıma açılmış. Dikkatli bakınca, binanın cephesine yerleştirilmiş küçük bir dönme dolap görülüyor ama araştırmalarıma göre hemen hiç kullanılmamış.

    

Ali-Nino Heykeli
Batum’un en bilinen simgelerinden olan, 8 metre yüksekliğinde bir kadın ve bir erkekten oluşan hareketli metal heykeller, Kurban Said lakaplı yazarın bir romanından esinlenilerek 2010’da inşa edilmiş. Belli aralıklarla hareket eden heykeller birbirlerine yaklaşıyor, birleşiyor ve ayrılıyor. Kavuşamayan Azerbaycanlı Ali ile Gürcü Nino’nun aşkını ve ayrılığını anlatıyor.

Avrupa Meydanı
Neoklasik binalarla çevrili, Batum’un kalbinin attığı yer olan meydan hem tarihi hem de kültürel bir buluşma noktası. Konserler, festivaller, ışıklı gösteriler gibi etkinlikler burada yapılıyor. Christmas marketleri burada kuruluyor. Oldukça geniş olan meydanın ortasında devasa bir heykel var.

Medea Heykeli
Elinde Altın Post’u kaldırmış olan heykel meydanın en ikonik anıtı. Yaklaşık 35–40 metre yüksekliğinde beyaz mermer bir kaide üzerinde yükselen heykelin elindeki altın kaplama post, meydanın her yerinden dikkat çekiyor. Mitolojik Kolhis Prensesi Medea’yı tasvir eden heykel, 2007’de açılmış ve şehrin antik Yunan mitolojisiyle bağını simgeleyen en önemli anıtlarından biriymiş. Heykelin hemen çaprazında astronomik saat kulesi göze çarpıyor.

Astronomik Saat Kulesi
Prag’daki ünlü astronomik saatten esinlenerek 2010 yılında Almanya’da ürettirilen saat, Ulusal Banka Binası’nın kulesine yerleştirilmiş. Altın detaylarla süslü; güneşin, ayın, gezegenlerin ve burçların konumlarını sergileyen özel bir mekanizmaya sahip saatin nasıl okunacağı yanında yer alan panoda açıklanıyor. Mitolojiyi temsil eden Medea Heykeli ile bilimi ve gökyüzünü temsil eden Astronomik Saat Kulesi’nin yan yana duruşları, şehrin “tarih ile modern bilimin buluşma noktası” olduğunun sembolik biçimde anlatımıymış.
Batum’da turistlerin en çok rağbet ettiği yerlerden biri de Avrupa Meydanı’na yürüme mesafesindeki Neptün Çeşmesi.

Neptün Çeşmesi
2010 yılında inşa edilen çeşme, İtalya’nın Bologna şehrindeki Neptün Çeşmesi’nin bir kopyası. Medea Heykeli ile birlikte şehrin mitolojik anıtlarından biri olan çeşmenin hemen arkasında Batum Drama Tiyatrosu yer alıyor. 1952’de açılan ve Gürcü edebiyatını önemli isimlerinden olan Shoto Rustavel’in ismin taşıyan tiyatro, ülkenin önemli sanat merkezlerinden biri.

Aslında Batum ile ilgili anlatacak daha çok şey var ancak yine sayfalar bitti. Son olarak Batum’a yaklaşık 25 kilometre uzaklıkta olan Sarp/Sarpi Köyü’nden bahsetmek istiyorum. Artvin’in Kemalpaşa ilçesinin bir köyü olan Sarp’ın ilginç ve hüzünlü bir öyküsü var.

1921’ de Moskova ve Kars Antlaşmaları ile ülkemizin doğu sınırı belirlenirken, Sarp Köyü ortasından geçen dereyle ikiye bölünüyor. Köyün bir kısmı ülkemizde kalırken diğer kısmı o zamanlar Sovyetler Birliği’ne bağlı Gürcistan topraklarında kalıyor ve 1936’da sınır tamamen kapatılıyor. 1988 yılında tekrar açılana kadar derenin karşısında kalan akrabalar ancak özel izinle, katı kurallarla görüşebiliyor. Düşünsenize bir sabah uyanıyorsunuz ve derenin diğer yakasının ismi Sarpi olmuş, orada oturan akrabalarınız, arkadaşlarınız başka ülkenin vatandaşı olmuş… Tarih boyunca, savaşlar ne çok hüzünlü hikayeler yaratmış değil mi? Neyse ki günümüzde köy sakinleri ve biz köyün diğer yakasına kimlikle geçebiliyoruz.
Seyahatle kalın.

Yorum yap

Önceki Yazı

Sonraki Yazı

Sonraki Yazı Yükleniyor...
Yükleniyor

Signing-in 3 seconds...

Signing-up 3 seconds...