Doğu Karadeniz

GeziMüzeyyen Topçu Tan15 saat önce

Yemyeşil vadileri, buzul gölleri, coşkun akarsuları, sarp kayalıklara kurulmuş tarihi yapıları, sislerle kaplı yaylaları ve eşsiz manzaralarıyla Doğu Karadeniz; sadece bir seyahat rotası değil, doğa ile insanın kadim buluşması

Küresel ısınma nedeniyle bu yaz Avrupa, tarihin en ağır sıcak dalgalarından birini yaşadı. Bizim ülkemizi çok etkilemedi ancak özellikle Fransa, İspanya, İngiltere ve Almanya’da aşırı sıcaklıklar ve yetersiz serinleme altyapısı nedeniyle binlerce insan öldü. Önümüzdeki yıllarda, sıcaklıkların daha da artması bekleniyor. Bu durum ülkemizi ne kadar etkiler bilmiyorum ama belki de bundan sonra yaz aylarında, deniz tatili yerine yayla tatillerini tercih edeceğiz. Neyse ki biz çok şanslı bir ülkeyiz; denizlerimizin, nehirlerimizin, göllerimizin yanı sıra dağlarımız da var (Ah keşke kıymetini de bilebilsek). Yazları aşağıda buram buram terlerken, yaylalara çıkarak püfür püfür bir yaz geçirme fırsatımız oluyor.
Çoğu bölgemizde olmasına rağmen “yayla” denilince ilk aklımıza gelen Karadeniz yaylaları oluyor. Yeşilin binbir tonunun gökyüzüne kavuştuğu, bol oksijenli, huzurlu, sürprizlerle dolu Karadeniz yaylaları. Geçen temmuz ayının son haftasında, Kafkas gezimiz kapsamında, Batum’dan sonra Doğu Karadeniz’in güzelliklerinin bir kısmını keşfetme şansımız oldu.
Eğer fırsatınız varsa soğuklar bastırmadan bir Karadeniz gezisi yapmanızı tavsiye ederim. Zira eylül ayının ortalarında sıcaklık düşmeye başlar, ekimden sonra soğuklar iyice bastırır. Eylül ayı Karadeniz turu yapabileceğiniz en uygun aylardan biri. Hem yaz sezonundaki kalabalık azalmış oluyor hem de doğanın yavaş yavaş yeşilden sarı ve turuncuya değişen renklerine tanık oluyorsunuz. Ayrıca eylül; doğa yürüyüşleri, kültürel geziler ve fotoğraf çekmek için ideal bir ay.
Birçok tur şirketinin düzenlediği İstanbul çıkışlı Karadeniz/ Batum gezisi bulunuyor. Bizim Karadeniz turumuz İstanbul yerine Batum’dan başladı yani tam tersi oldu…
Karadeniz sahil yolunda aldığımız her virajda mavi ile yeşilin birbirine kavuştuğu muhteşem manzaraları, dik yarları, dağları gördükçe kalbimizdeki “Bir başkadır benim memleketim” dizeleri kendiliğinden dilimize döküldü. Otobüsümüz kestane, kızılağaç, meşe, köknar, sarıçam, gürgen, ıhlamur, fındık, çay ağaçları arasından geçerken yeşilin bütün tonlarına tanık olduk. “Anlatılmaz yaşanır” sözü çok doğru bir söz ama yine de gördüğüm güzellikleri elimden geldiğince satırlarıma aktarmak istiyorum. Hazırsanız başlayalım. Keyifli okumalar.
***
Batum’u keşfedip, Artvin ilinin Kemalpaşa ilçesi Sarp Köyü’ndeki sınır kapısını geçtikten sonra Hopa ve Borçka’ya doğru yol almaya başladık. İlk durağımız Borçka Karagöl Tabiat Parkı. Ancak Borçka’dan geçerken, Çoruh Nehri’nin kolu olan Çuhala Çayı’nın üzerindeki asma köprüden bahsetmeden geçmek istemiyorum. Otobüsten anlık olarak gördüğüm asma köprü ilgimi çekti zira. Hemen Google amcama sordum ve köprünün Karadeniz Bölgesi’nin en uzun asma köprüsü olduğunu öğrendim.

BORÇKA ASMA KÖPRÜ
Borçka Asma Köprü ya da halk arasında Dilek Köprüsü veya Yeniyol Asma Köprüsü olarak bilinen, ahşaptan yapılmış olan köprü, 105 metre uzunluğundaymış. Bölgeyi ilçe merkezine bağlayan köprü 1930’lu yılların sonunda hiç beton kullanılmadan yapılmış ancak 1968 yılındaki sel felaketinde yıkılmış ve yeniden inşa edilmiş. Tarihi çok eskilere dayanan ve sadece yaya trafiğine açık olan bu köprü, sosyal medya paylaşımları sayesinde Borçka’nın simgelerinden biri haline gelmiş. İnşallah ileriki bir tarihte üstünden geçme şansımız olur diye düşünüyorum. Yaklaşık bir buçuk saat süren, yer yer dar, dik ve virajlı yollardan geçerek Artvin’in saklı cenneti olarak bilinen Borçka Karagöl Tabiat Parkı’na varıyoruz.

     

KARAGÖL TABİAT PARKI
Kuzey Anadolu Dağları’nın bir parçası olan Karçal Dağları’nın kuzeybatısında yer alan, deniz seviyesinden yaklaşık 1500 metre yükseklikteki göl ve çevresindeki 50 dönüm kadar alan 2002 yılında tabiat parkı statüsüne kavuşmuş. Park alanında kayın, köknar, ladin vb. gibi ağaçlar ve çok çeşitli endemik bitkiler bulunuyor. Otoparka aracınızı bıraktıktan sonra gölün kenarına ulaşmak için biraz yürümeniz gerekiyor. Otoparka yakın çay kahve içebileceğiniz, aperatif şeyler atıştırabileceğiniz bir tesis var. Gölün içine doğru uzanan ahşap platformlar kurulmuş. Burada gölü izleyip, fotoğraf çektirebiliyorsunuz. Ağaçların göle yansıyan yeşilliğini, sandalla dolaşanları ve gölde yüzen balıkları izlemek için bir müddet platformda durarak muhteşem manzarayı hafızamıza nakşediyor, grup fotoğrafı çektirip, dolaşmaya başlıyoruz. Gölün etrafında yürüyüş parkuru var. Temiz havada, yeşillikler arasında yürüyüş yapmak insanı dinlendiriyor. 1500 metre yükseklikte olması sebebiyle yaz ayları dahil zaman zaman göle sis çöküyormuş ve gölü görme şansınız olmuyormuş. Neyse ki bizim şansımıza pırıl pırıl güneşli bir hava var.
Gölün hemen arkasında küçük bir gölet var ki en az göl kadar güzel manzaralara sahip. Göletin kıyısında sığ alanlarda bulunan ağaçlar kurumuş olsa da gölete longoz görünümü vermiş. Saatlerce oturup seyretseniz bile sıkılmazsınız. Günübirlik gelenler için olduğu kadar, kampçılar için de oldukça ideal bir lokasyon olan parkta, tespit edilen yerlerde çadır kurmak ve piknik yapmak mümkünmüş.
Parkta bir müddet dolaştıktan sonra göl kıyısındaki banklardan birine oturup ağaçların sudaki yansımalarını seyredip, fotoğraflıyoruz. Karagöl’den sonraki durağımız olan Macahel (Camili) Vadisi’ne gitmek üzere yola çıkıyoruz. Bunun için önce Borçka ilçesine geri dönüp, yer yer 1800 metre rakımına ulaşan virajlı dağ yollarını takip ederek Macahel Vadisi’ne varıyoruz.

MACAHEL (CAMİLİ) VADİSİ
Macahel kelimesi Gürcüce “Maca” ile “hel” sözcüklerinin birleşiminden oluşan “uzak vadi” ya da “derin vadi” anlamına geliyor. Bölge, 1921’de yapılan referandum sonrası, Rusya-Türkiye arasında yapılan sınır anlaşmasıyla bugünkü halini almış. Vadide bulunan 18 köyün 12’si Gürcistan, 6’sı (Camili, Düzenli, Efeler, Kayalar, Uğurköy ve Maral) Türkiye sınırlarında kalmış.
UNESCO tarafından 2005 yılında ülkemizin ilk biyosfer rezervi* ilan edilen bölge hâlâ ülkemizin tek biyosfer rezervi olma özelliğini koruyormuş. Ülkemizde Kaçkarlar, Munzur, Göksu Deltası vb. gibi doğal güzellikleri olan başka bölgeler varken neden sadece “Macahel” biyosfer rezerv seçilmiş sorusu aklımı kurcalıyor ve eşsiz ekosisteminin yanı sıra yöre insanının kültürel entegrasyonu ve doğayla uyumlu bir yaşam sürdürmesinin de etken olduğunu öğreniyorum. Gürcü kökenli köyler, Osmanlı camileri, geleneksel tarım ve arıcılık yöntemleri, doğayla uyumlu yaşam ve sürdürülebilirlik, UNESCO’nun “insan-doğa uyumu” kriterlerini eksizsiz olarak karşılıyormuş.
“Türkiye’nin dünyaya açılan doğa vitrini” olarak betimlenen Macahel (Camili)’i ziyaret etmek için en uygun zaman Haziran- Eylül ayları, zira kışın yoğun sis ve kar nedeniyle yol kapalı olabiliyormuş.
Macahel geçidinin en yüksek noktalarından birinde mola vererek, vadinin uçsuz bucaksız yeşilliklerinin gökyüzünün mavisine karıştığı manzaranın keyfine varıp, bol bol fotoğraf çekiyoruz. Bir buçuk saat süren yolculuktan sonra Macahel’in en önemli köylerinden biri olan Maralköy’e varıyoruz. Köyün içine girdikten sonra İremeti Mahallesi ve ahşap işçiliğiyle öne çıkan tarihi İremit (İremiti) Camii karşılıyor bizi.

İREMİT CAMİİ
1851’de Osmanlı döneminde inşa edilen, sac kaplı küçük bir minaresi olan ahşap cami, köy halkı tarafından korunarak günümüze kadar ulaşmış. Minberi, kapıları ve iç mekanındaki kök boya süslemeleri özgün kalmış. Camiyi ziyaret ettikten sonra Maral Şelalesi’ne giden sapağa doğru hareket ediyoruz.
Kestane, ladin vb. gibi ağaçların ve endemik bitki türlerinin olduğu patika yoldan ilerliyoruz. Neyse ki bazı dik bölümlere ahşap merdivenler yapılmış, rıhları dik olsa da inişimizi kolaylaştırıyor. Zorlu bir yol olduğu için burayı ziyaret ettiğinizde ayakkabı seçimine dikkat etmeniz gerekiyor. Merdivenlerle yine ahşaptan yapılmış büyükçe bir seyir platformuna ulaşıyoruz. Karşımızda yeşillikler arasında metrelerce yükseklikten dökülen Maral Şelalesi’nin muhteşem manzarası beliriyor.

     

MARAL ŞELALESİ
Aşağıda bir platform daha var. Gruptan bazı arkadaşlarımız aşağıdaki platforma inerken, bazıları da şelalenin döküldüğü zemine kadar inip, buz gibi suda yüzüyor ama biz üst platformda kalarak manzaranın tadını çıkartıyoruz. Tabii bol bol fotoğraf çekmeyi de ihmal etmiyoruz. Ülkemizdeki en yüksek (Yaklaşık 65 metre) şelalelerden biri olan Maral Şelalesi için “Yeryüzü Cenneti” tabiri kullanılıyor ki şelaleyi görünce haksız bir benzetme olmadığını anlıyorsunuz.
Bölgede yaklaşık iki saat vakit geçirdikten sonra kalacağımız otele gitmek üzere yola çıkıyoruz.
Dönüş yolunda sis bastırıyor.

Rize/Fındıklı’daki otelimize yerleştikten sonra, lise arkadaşım Hülya Atagün ile buluşuyor ve hasret gideriyoruz… Ertesi sabah erkenden yola koyuluyoruz. İstikamet: Pokut Yaylası. Yine denizin mavisi ile dağların yeşilliği arasında geçen bir buçuk saatlik yolculuktan sonra Rize’nin Çamlıhemşin ilçesi Tarihi Şenyuva (Çinçiva) Köprüsü’nde mola veriyoruz.

ÇİNÇİVA KÖPRÜSÜ
Fırtına Deresi üzerinde yer alan köprü, 1696 yılında inşa edilmiş bölgenin en eski taş köprülerinden biri. Uzunluğu yaklaşık elli metre, genişliği iki metre ve yüksekliği yirmi metre olan tek göz kemerli köprü; Fırtına Vadisi’nin iki yakasını birbirine bağlayan bir kapı niteliğinde adeta. Gezginler ve fotoğrafçılar tarafından sıkça ziyaret edildiği için oldukça popüler olan köprü, Karadeniz’in en çok fotoğraflanan yapılarından biri olmuş. Köprünün harç kullanılmadan yapıldığını öğrenince, yüzyıllarca Fırtına Deresi’nin hırçın akışına dayanması insanı şaşırtıyor. Köprünün üzerinde yürürken, tedirgin oluyorsunuz ama çağlayarak akan derenin köpüklü sularını seyretmek çok keyifli… Köprünün hemen yanında yemeni, çember vb. satan teyzeden Karadeniz yazması satın alıyoruz ki fotoğraflarımız yöreye uygun olsun. Bu boncuklu, pullu yazmaları bağlamanın bir yöntemi varmış bağlamaya çalışırken epey eğleniyoruz.
Köprüyü geçince hemen köy başlıyor yani köprü köyün giriş kapısı gibi Fırtına Deresi’nin iki yakasını birleştirirken sizi doğrudan Çinçiva/Şenyuva Köyü’nün içine taşıyor. Ancak ahşap cumbalı, taş evlerin olduğu köyü gezmeyi başka bir geziye bırakarak Zilkale’ye doğu yola çıkıyoruz.

 

ZİLKALE
Kale; Çamlıhemşin’in 15 kilometre güneyinde, Fırtına Vadisi’nin batı yamacında, sarp kayalıkların üzerine inşa edilmiş bir Orta Çağ kalesi. Takribi 14.–15. yüzyılda inşa edildiği düşünülen kale, deniz seviyesinden yaklaşık 750 metre yükseklikte kurulmuş ve 100 metre altından Fırtına Deresi geçiyor. Dış surlar, orta surlar ve iç kale olmak üzere üç bölümden oluşan kalede sekiz burç ve bir gözetleme kulesi var. İç kalede ise muhafız binası, bir şapel ve baş kule buluyor. 1800’lerin sonuna kadar Cenevizliler, Rumlar ve Osmanlılar tarafından kullanılan kale 2008–2010 yıllarında restore edilerek günümüzde turistik bir cazibe merkezi haline gelmiş. Kalenin hemen çevresinde küçük restoranlar, alabalık tesisleri ve yöresel ürünler satan işletmeler bulunuyor. Kale ziyaretinden sonra dinlenmek, çay kahve içmek, alabalık, mıhlama, Laz böreği gibi yöresel yiyeceklerin tadına bakmak için bu tesisleri tercih edebilirsiniz.
Zilkale ziyaretimizden sonraki durağımız Pokut Yaylası. Pokut’un son 8 kilometresi dar, dik ve toprak yol olması sebebiyle büyük araçlar çıkamıyormuş. Bu nedenle otobüsümüzü Çamlıhemşin’de bırakıp, minibüslere biniyoruz. Böbrek taşı düşüren cinsten yolda yaklaşık bir buçuk saat yol aldıktan sonra yoğun bir sis başlıyor. Bu sefer Karagöl’deki kadar şanslı değiliz. Rehberimiz araçtan inip şoföre yol gösteriyor. Rehbersiz yolu bulmak zor. Neyse ki sağ salim yaylaya varıyoruz. Aslında Çamlıhemşin’de yirmiden fazla yayla var ancak en çok ziyaret edilenlerden biri Pokut Yaylası.

POKUT YAYLASI
Rakımı yaklaşık 2.050 metre olan yaylada sisler arasında rehberimizi takip ederken bulutların üzerinde yürüyormuş hissini tadıyoruz. Yayladaki tesislerden birinde yorgunluk çaylarımızı yudumlarken, tulum çalan bir çocuğu dinliyoruz.
Her güzel şey çabuk biter derler ya bizim de dönüş yoluna geçmemiz gerekiyor. Dönüş yolunda müsait bir yerde durup horon çekiyoruz, Karadeniz’e gidip horon çekmeden dönmek olmaz değil mi? Aşağıya indikten sonra Karadeniz Sahil Yolu’nu takip ederek İstanbul’a gitmek üzere Trabzon Havaalanı’na doğru hareket ediyoruz.

Rize’de bir çay fabrikasına uğrayıp alışveriş yapıyoruz. Rize’nin merkez ilçesindeki Bardak Kule ilgimi çekiyor. Yaklaşık 30 metre yüksekliğindeki dünyanın en büyük ince belli bardağı unvanını hak eden kulenin içinde; çay müzesi, sinema salonu, üstünde şehrin 360 derece seyredilebildiği bir seyir terası varmış. Ülkemizde üretilen çayın büyük bölümünün Rize’de yetiştirildiğini düşünürsek bu anıt anlamlı olmuş…
Aslında sahil yolunda anlatılacak daha çok şey var ama maalesef yine bana ayrılan sayfanın sonuna geldim.
Seyahatle kalın.

* Biyosfer rezervi: İnsan ve doğanın birlikte sürdürülebilir yaşamını hedefleyen uluslararası koruma modeli.

Yorum yap

Önceki Yazı

Sonraki Yazı

Sonraki Yazı Yükleniyor...
Yükleniyor

Signing-in 3 seconds...

Signing-up 3 seconds...