
Bu ay rotamızı uçsuz bucaksız bozkırları, köklü tarihi ve kendine özgü yaşam kültürüyle dünyanın en sıra dışı coğrafyalarından biri olan Moğolistan’a çeviriyoruz. Ulan Batur’dan Karakurum’a, Orhun Vadisi’nden Ger kamplarına uzanan bu yolculukta hem Moğolistan’ı keşfedecek hem de Türk tarihinin en eski izlerini taşıyan topraklarda geçmişin peşine düşeceğiz…
Daha önceki gezi yazılarımdan da bilirsiniz genelde kadim uygarlıkları gezmeyi severim ben. Gençlere de bunu tavsiye ederim. “Önce batıya değil doğuya doğru gidin” çünkü o uygarlıkların izlerini gelecekte bulamayabilirsiniz. İşte İran örneği: Güzelim Isfahan bombalandı, Gülistan Sarayı’nın yerinde yeller esiyor. Bu yüzden bana “Moğolistan’da ne işin var?” diye soranlara, bu kez atalarımın yaşadığı yerleri görmek istediğimi söyledim.
Moğolistan’a gitmek benim için sıradan bir turistik geziden çok geçmişe ve kendi köklerime doğru yaptığım bir yolculuktu. Bilge Kağan, Tonyukuk, tarihteki ilk Türk adı taşıyan Göktürk devleti, Bozkurt dedem… Kafamda bin heyecanla çıktım yola.

ULAN BATUR
İstanbul Havalimanı’na ne zaman gittim ne zaman uçağa bindim hatırlamıyorum bile. Havalimanında grupla buluştuk. Hayatın cilvesi, grubun tamamı İzmirliydi ama içlerinde bir İzmitli vardı. “Oooooh” dedim “İki memleketlim de yanımda, değmeyin keyfime.” Yaklaşık 8 saatlik bir uçuşun ardından Cengiz Han Uluslararası Havalimanı’na indik.
Aaaaaa! Uçsuz bucaksız bozkırlarda Hülya Koçyiğit taklidi koşmaları yapacakken bir de ne göreyim. Karşımda gökdelenlerin yükseldiği modern bir şehir var. Gecelemeyi uçakta yaptığımız için doğru otele geçtik. Girer girmez duvardaki fotoğrafların arasında Tayyip Erdoğan’ı görmek…
Dışarı çıkıp bir sigara içeyim dedim amma velakin Moğolistan’da açık alanlarda da sigara içmek yasak. Her yere sigara içme alanları yapmışlar, o alanların dışında içemiyorsunuz. Neyse etrafıma bakındım, sokaklarda in cin top atıyor. Çünkü bizim 3 katı topraklarımıza sahip Moğolistan’ın nüfusu 3.5 milyon. Bu 3.5 milyonun da 2 milyonu galiba Ulan Batur’da yaşıyor. Kırsal alanlar bomboş. Hatta o kadar boş ki devlet arsa bağışlıyor “Hadi gidin hayvancılık falan yapın” diye.
İlk durak Cengiz Han Müzesi. Süper başlangıç. Müze 9 katlı. Evet evet, yanlış okumadınız, 9 katlı, 10 bin’den fazla eseriyle National Geographic tarafından dünyada ziyaret edilmesi gereken en önemli kültürel merkezlerden biri seçilmiş. Asya’nın en büyük tarihi müzelerinden biri olma özelliğini taşıyor.
Bilge Kağan’ın altın tacının karşısına geçip, bizi şikayet ediyorum. “Türk olmak artık neredeyse suç oldu, yüzlerce yıl önce yaptığınız nasihatler hala geçerli” diyorum.
En üst katta altın yaldızlı büyük Cengiz Han heykeli var. İnanılmaz görkemli… Ve Roma Papası’na yazılan mektupların kopyaları.
İnanılmaz keyif aldığım bu müze ziyaretinden sonra Ulan Batur’un merkezindeki Sukhbatar Meydanı’na geçiyoruz. Şehrin tam ortası, öyle böyle değil… Kocaman bir meydan içinde görkemli kamu binaları, manastırlar, Hükümet Sarayı (Parlamento), Moğolistan Ulusal Müzesi ve Devlet Opera Binası yer alıyor.

KARAKURUM
Ertesi sabah Karakurum’a hareket ediyoruz. Şehirden uzaklaştıkça manzara bütünüyle değişmeye başlıyor. Binalar azalıyor, yollar uzuyor, gökyüzü giderek büyüyor, binaların arasından görmeye alıştığımız mavilik neredeyse sonsuza kadar açılıyor. İnanılmaz bir boşluk ve inanılmaz bir sonsuzluk hissi. Her şey geniş, sade ve insana kendi küçüklüğünü hatırlatacak kadar büyük. 380 km yolumuz var, gözümü manzaradan bir an bile ayırmıyorum.

Yol üzerinde bir göçebe ailesini ziyaret ediyoruz. “Ger” dedikleri çadırlarda yaşayan bu insanlar o sonsuz görüntüye o kadar alışmışlar ki diğer aile mesela yüzlerce metre uzaklarda yaşıyor. Yüzlerinde doğanın rengini taşıyorlar; pembe-beyaz sağlıklı yüzler.

Ardından Mini Gobi’ye doğru hareket ediyoruz. Geniş kum tepeleriyle bozkırın bir araya geldiği ilginç bir yer. Develer park yerinde bizi bekliyor. Eksik kalır mıyım, Asya devesini de denemem lazım ve fakat bu develer çift hörgüçlü ve siz o iki hörgücün arasına oturuyorsunuz. “Oldu canım” derken, üç kişi vasıtasıyla iki hörgücün arasını hedef alarak oturtuldum. Deve bildiğin deve işte… “Kızım neden bu ısrar” derken, yarım saat dolaştık kum tepelerini. Sıra inmeye geldi. “Ben bundan inemem” dedim. Ayağım sakat, onlar da inemeyeceğim deveye neden bindiğimi düşünmüşlerdir tabii ki. Allah sizi inandırsın, üç kişinin bindirdiği deveden altı kişinin yardımıyla adeta yatarak indim.
Akşam kalacağımız Ger kampına doğru yola çıktık. Ger kampları Moğolistan gezilerinin en önemli parçası ama ne yazık ki modern turizmin işgali orada da başlamış. Mesela bozkırın ortasında beş yıldızlı otel beklemezdim ya da aynı otelde o derin sonsuzluk ve sessizlikte yıldızların altında havai fişek gösterisi… Ama bunlar oldu. İşte “doğuya doğru gidin” diye ısrar etmemin nedeni bu.
Ger konforlu… Elektrik, su, banyo, bütün ihtiyaçları karşılayacak şekilde yapmışlar ama tabi orijinalinin içinde bunlar yok. Çünkü göçebe kültüründe su kaynaklarını temiz tutmak ve koku problemini önlemek için tuvalet ihtiyacı çadırdan tamamen uzak, açık alanda veya ayrı bir çukur kazılarak giderilirmiş.
Orta nokta: Kutsal sayılan ve ısıyı yayan ocak/soba alanı.
Kuzey / arka kısım (Hoim): Değerli eşyaların ve aile büyüklerinin yeri.
Doğu tarafı: Kadınlara ve ev eşyalarına ayrılan alan.
Batı tarafı: Erkeklere ve misafirlere ayrılan alan.
Giriş (Güney): Çadırın kapısının baktığı yön.
Ertesi gün Moğol tarihinin en önemli merkezlerinden biri olan Karakurum’a ulaştık. 13. yüzyılda Cengiz Han’ın temellerini attığı, oğlu Ögeday Han döneminde başkent olan Karakurum. Eski başkentten çok az şey kalmış tabii ki. Karakurum Müzesi’nde, o bölgede kazılarda bulunan eserleri ve eski başkentin geçmişini gördük.

ORHUN VADİSİ VE ORHUN YAZITLARI
Göktürk Devleti’nin topraklarındayım. Düşünsenize Moğol İmparatorluğu’ndan 462 yıl önce kurulmuş bir devlet.Tarihte Türk adını resmi bir devlet ismi olarak kullanan ilk devlet. 552 yılında Bumin Kağan tarafından Ötüken’de kurulmuş.
E, biraz anlatacağım buraları hatta belki yazının bir yerine eklerim kitabede yazılanları.
Türk tarihinin ve edebiyatının ilk yazılı belgeleri olan Orhun Yazıtları (Bilge Kağan, Kültigin ve Vezir Tonyukuk anıtları)… Yazıtların orijinalleri korunmaları amacıyla müzenin içine alınmış. Dışarıda ise replikaları bulunuyor. Keşke açık arazide, yerlerinde olsalardı. Bozkırın tam ortasında.

Yazıtların üçü çok önemli. İki taştan oluşan Tonyukuk 716, Köl Tigin (Kültigin) 732, Bilge Kağan 735 yılında dikilmiş. Köl Tigin yazıtı, Bilge Kağan’ın ağzından yazılmış. Kültigin, Bilge Kağan’ın kardeşi, ihtiyar Tonyukuk ise veziri. Anıtların olduğu yerde yalnızca dikilitaşlar değil, yüzlerce heykel, balbal, şehir harabeleri, taş yollar, su kanalları, koç ve kaplumbağa heykelleri, sunak taşları bulunmuş.
Gözlerim doldu.
Göktürklerin yaşadığı, devlet kurduğu ve gelecek kuşaklara seslendiği toprakların içindeyim daha ne olsun…
Türk adının geçtiği ve Türkçe yazılmış en eski metin olan bu yazıtlar, devlet yönetimi, millet olma bilinci ve yöneticilerle halk arasındaki ilişki konusunda yüzyıllar öncesinden önemli sözler söylüyor.
Diyor ki:
“Çıplak milleti giydirdim.”
Bu ne demek: Göktürklerde refah, siyasi istikrarın ön koşuldur.
Ya! İşte böyle.
Okuyun kardeşim, bugünkü Türkçesini bulun, lütfen okuyun.
Vadiden ayrılmadan önce yerden bir avuç toprak aldım. O bir avuç toprağın içinde koca bir milletin hafızası vardı.
Gökyüzünde süzülen Altay kartalını izledim. Sakladım onu ve elimdeki bir avuç toprağı.

Sırada 1585’te yapılan Moğolistan’ın ilk Budist manastırı Erdene Zuu vardı. Manastır, Moğol hükümdarı Abtai Sain Han’ın, Tibet Budizmini resmi din olarak ilan etmesinden sonra antik taşlar kullanılarak yapılmış.
Gökyüzü ile bozkırın hikayesindeki bir başka anıta doğru yol alıyoruz: Büyük İmparatorluk Haritası Anıtı
Moğolistan’ın Harhorin şehrinde üç farklı cepheye bakan bu anıtın bir yüzünden Hun İmparatorluğu; bir yüzünde Göktürk İmparatorluğu; bir diğer yüzünde de Moğol İmparatorluğu sınırları ve hakimiyet bölgeleri resmedilmiş. Moğolların bu üç devleti de ayrım yapmadan kendi devletleri olarak kabul etmeleri ne güzel. Ve o anıttan Orhun Nehrine bakmak.
Çok değişik duygular…

VE YİNE ULAN BATUR
Artık gezimizin sonuna yaklaşırken Terelj bölgesine doğru yola çıkıyoruz. Yol üzerindeki en dikkat çekici duraklardan biri dev Cengiz Han heykeli.
Kilometrelerce uzaktan görülebiliyor. Bir rivayete göre Cengiz Han’ın bir savaş sonrasında altın kırbaç bulduğu tepeye yapılan bu heykel, günümüzde insan eliyle yapılan 100 harika eser arasında yer alıyor. Paslanmaz çelikten yapılmış ve tabii ki asansörle çıktığınız en üst katta manzara inanılmaz.
Acayip bir tarihi karakter Cengiz Han. Savaş taktikleri hala kullanılabilen büyük bir komutan. Ölürken bile mezarının yerinin bulunmaması için talimat verebilen biri. Rivayete göre gömmeye giden askerler dönüşte öldürülüyor, sonra o askerleri öldürenler de öldürülüyor. Mezarın üzerinden binlerce at geçiriliyor falan. Bugünkü teknolojiyle tabii ki bulunabilirdi amma ve lakin Kutsal Alan Yasağı var. Moğol halkı, Cengiz Han’ın mezarının aranmasını büyük bir saygısızlık ve uğursuzluk olarak görüyor. Burhan Haldun Dağı gibi alanlar “Ikh Khorig” (Büyük Yasak Bölge) olarak adlandırılıyor ve buralarda kazı yapılmasına izin verilmiyor. Doğrusu da bu bence. Son durak Gorkhi-Terelj Milli Parkı…
Ulan Batur’a yaklaşık 55-66 kilometre uzaklıkta, muhteşem granit kayalıkları, yeşil vadileri ve bozkırları ile bilinen, ülkenin en popüler doğa ve turizm merkezlerinden biri.
Deveye binmiştik ya “burada ata da binelim” dedik. Demez olaydım yine üç kişiyle binip, altı kişiyle indim. Çünkü ben bu at gezisini 15 dakika falan biliyordum, meğerse 45 dakikaymış. Ya arkadaş sen 70’e merdiven dayamış, bacağında sorun olan bir insansın. Tövbe estağfurullah! Arkadaşlar arkamdan fotoğrafımı çekmişler ben yamulmuşum, ben yamuldukça garibim at da yamulmuş.
Eveeet! Geldik gezinin sonuna…
Bana kalan bir hayalimi daha gerçekleştirmenin mutluluğu, turda edinilmiş güzel dostluklar, yemekleri yazmayı unuttum!!!!! Çok güzel, inanılmaz lezzetli yemekler ve bir avuç ata toprağı…