
Bazı şehirler vardır; daha ilk adımınızı attığınız anda sizi yavaşlamaya davet eder. Oxford da onlardan biri… Burada zaman acele etmiyor. Bal rengindeki taş binaların arasında yürürken her köşe başında birkaç yüzyıl geriye gidiyor, kuş sesleri eşliğinde tarihin içinde dolaşıyorsunuz. Dünyanın en eski ve en saygın üniversitelerinden birine ev sahipliği yapan bu şehir, yalnızca akademik başarılarıyla değil; zarif mimarisi, yemyeşil parkları, müzeleri ve çevresindeki masalsı rotalarla da unutulmaz bir seyahat vadediyor.
Oxford’u keşfetmenin en güzel yolu ise yürümek. Çünkü bu şehirde planlı rotalardan çok, sizi çağıran sokaklara kulak vermek gerekiyor.
Şehrin kalbine ulaştığınız anda karşınıza çıkan ilk manzara, fotoğraflardan tanıdığımız o büyüleyici siluet oluyor. Radcliffe Camera, kubbesiyle Oxford’un sembolü hâline gelmiş durumda. Hemen yanı başındaki Bodleian Library, yalnızca kitaplarla dolu bir kütüphane değil; yüzyıllardır bilginin korunduğu kutsal bir mekân gibi. Bahçesinde dolaşırken burada eğitim görmüş sayısız bilim insanını, yazarı ve devlet adamını düşünmeden edemiyorsunuz.
Oxford sokaklarında ilerledikçe her binanın ayrı bir hikâyesi olduğunu fark ediyorsunuz. Bridge of Sighs, zarif kemerleriyle Venedik’i hatırlatırken, Sheldonian Theatre, mimari bir dehayı gözler önüne seriyor. Carfax Tower ise şehrin tam merkezinde yükselerek Oxford’u yukarıdan izlemek isteyenlere benzersiz bir manzara sunuyor. Elbette şehrin en etkileyici yapılarından biri olan Christ Church College’ı da unutmamak gerek. Muhteşem yemek salonu ve görkemli avluları yalnızca akademik tarihe değil, Harry Potter filmlerinin de unutulmaz sahnelerine ilham vermiş.

Oxford’un en keyifli yürüyüşlerinden biri ise Broad Street boyunca uzanıyor. Bir tarafta tarihi kolejler ve Sheldonian Theatre yükselirken diğer tarafta şehrin en karakteristik dükkânları sıralanıyor. Üniversite öğrencileriyle turistlerin iç içe geçtiği bu cadde, Oxford’un yaşayan yüzünü en iyi yansıtan yerlerden biri.

Harry Potter hayranları için hazırlanan butik mağazalar, kolej armalı sweatshirtler, Oxford logolu kupalar, eski haritalar ve birbirinden şık hediyelik eşyalar arasında dolaşırken insan kendini adeta bir film setinde hissediyor.

MÜZELER ÜCRETSİZ
Oxford’un ruhunu anlamanın bir başka yolu ise müzelerini gezmekten geçiyor. Üstelik çoğu ücretsiz. Ashmolean Museum, dünyanın ilk kamu müzesi olma özelliğini taşıyor ve Antik Mısır’dan Rönesans’a uzanan olağanüstü koleksiyonuyla saatlerin nasıl geçtiğini unutturuyor. Birkaç adım ötede yer alan Pitt Rivers Museum, dünyanın dört bir yanından toplanmış binlerce obje ile adeta bir keşif günlüğü gibi. Victoria döneminin etkileyici mimarisine sahip Oxford University Museum of Natural History ise dev dinozor iskeletlerinden rengârenk minerallere, gerçek hayvanlara kadar her yaştan ziyaretçiyi büyülüyor.

Bilim tarihine ilgi duyanlar için ise History of Science Museum adeta bir hazine. Einstein’ın Oxford’da ders verirken kullandığı kara tahta, ilk teleskoplar, astrolablar ve yüzyıllar öncesinin bilimsel aletleri Oxford’un neden dünyanın bilim merkezlerinden biri olduğunu sessizce anlatıyor.
Oxford yalnızca tarih ve akademiden ibaret değil. Özellikle çocuklu ailelerin mutlaka uğraması gereken The Story Museum, masalların ve çocuk edebiyatının büyülü dünyasını interaktif sergilerle buluşturuyor. Alice Harikalar Diyarında’dan Narnia Günlükleri’ne kadar İngiliz edebiyatının unutulmaz kahramanları arasında dolaşırken yetişkinler bile kendilerini yeniden çocuk gibi hissediyor. Eğer Oxford’u çocuklarla geziyorsanız burası kesinlikle atlanmaması gereken duraklardan biri.

ENTELEKTÜEL BİR ŞEHİR
Bu entelektüel şehrin tam kalbinde, yaklaşık bin yıllık geçmişiyle bambaşka bir hikaye fısıldayan bir yapıdan daha bahsetmeden olmaz. Oxford Kalesi (Oxford Castle & Prison). Burası şehrin sadece akademik bir merkez değil, aynı zamanda kralların, isyancıların ve azılı suçluların çarpıştığı karanlık bir geçmişe sahip olduğunun en somut kanıtı. 1071 yılında inşa edilen bu kale, yüzyıllar içinde askeri bir üstten bölgenin en korkulan hapishanesine dönüşmüş. Günümüzde ise tarih meraklıları için adeta bir zaman makinesi görevi görüyor.
Gezinin en keyifli duraklarından biri de şüphesiz Covered Market. Yaklaşık iki buçuk asırdır hizmet veren bu tarihi çarşı, Oxford’un günlük yaşamını yakından görmek isteyenler için ideal. Taze çiçekler, el yapımı çikolatalar, yerel peynirler, küçük fırınlar ve rengârenk dükkânlar arasında dolaşırken zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz. Modern alışveriş sevenler için ise Westgate Oxford, dünyaca ünlü markaları ve teras katından görülen şehir manzarasıyla güzel bir alternatif sunuyor. Kitap tutkunlarının mutlaka uğraması gereken Blackwell’s Bookshop ise raflarında yalnızca kitap değil, Oxford’un entelektüel ruhunu da saklıyor.

ALIŞVERİŞ SEVENLER İÇİN…
Oxford’a gidenlerin mutlaka uğraması gereken bir yer daha var: Bicester Village. Burası sadece yan yana dizilmiş mağazalardan oluşan sıradan bir alışveriş merkezi değil; pastel tonlardaki ahşap kulübeleri, çiçeklerle süslenmiş yürüyüş yolları ve adeta bir İngiliz kasabasını andıran estetik mimarisiyle başlı başına bir yaşam deneyimi. Gezginlerin ve moda tutkunlarının ajandasında üst sıralarda yer alan bu açık hava outlet’i, lüks dünyasının kapılarını çok daha cazip fırsatlarla aralıyor. Mağazaların mimarisi o kadar fotojenik ki alışveriş yapmasanız bile kendinizi şık bir açık hava müzesinde yürür gibi hissetmeniz işten bile değil. Mevsimsel dekorasyonları ve peyzajı tam anlamıyla görsel bir şölen sunuyor. Alışveriş koşturmacasına kısa bir ara vermek istediğinizde; ünlü makaronlarıyla bilinen Ladurée, şık bir İtalyan akşamı sunan Cecconi’s veya el yapımı lezzetleriyle öne çıkan Farmshop Restaurant gibi mekânlar, gezinin gastronomi ayağını kusursuzlaştırıyor.
Yemek demişken Oxford için benim gözlemim, İngiliz lezzetleri modern dokunuşlarla yeniden yorumlanmış. Çıtır Fish & Chips, bol soslu Sunday Roast, nefis bir Steak & Ale Pie ya da tatlı severler için Sticky Toffee Pudding mutlaka denenmeli. Günün en zarif molası ise hiç kuşkusuz İngiliz çay kültürünün simgesi olan beş çayı…

Oxford gezisini yalnızca şehir merkezinde bırakmak büyük haksızlık olur. Yaklaşık yirmi dakika uzaklıktaki Blenheim Palace, İngiltere’nin en görkemli saraylarından biri. UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan bu ihtişamlı yapı, Winston Churchill’in doğduğu yer olmasının yanı sıra Barok mimarinin de en etkileyici örneklerinden biri kabul ediliyor. Kral yaşamadan saray ünvanını almış tek yapı… Altın işlemeli salonları, devasa tabloları ve kilometrelerce uzanan bahçeleri arasında dolaşırken kendinizi adeta bir dönem filminde hissediyorsunuz.
Ve sonra sıra geliyor birçok kişinin İngiltere’deki en sevdiği bölgeye…

COTSWOLDS…
Oxford’dan kısa bir yolculukla ulaşılan bu büyüleyici coğrafya, kartpostallardan fırlamış gibi görünen taş köyleriyle insanı ilk bakışta kendine hayran bırakıyor. Her biri bal rengindeki taş evleri, çiçeklerle süslü pencereleri, küçük çay evleri ve tarihi publarıyla masalsı bir atmosfer sunuyor. Dar sokaklarda yürürken tek duyduğunuz ses kuş cıvıltıları ve uzaktan gelen kilise çanları oluyor. Belki de Cotswolds’u bu kadar özel yapan şey tam da bu; modern dünyanın telaşını geride bırakıp sade bir yaşamın güzelliğini yeniden hatırlatması.
Oxford ve çevresi, yalnızca görülecek yerlerden oluşan bir rota değil; hissedilen bir deneyim. Nehirde ağır ağır ilerleyen bir teknenin sessizliği, yüzlerce yıllık taş duvarların anlattığı hikâyeler, eski kitap kokusu, tarihi publarda içilen bir fincan çay ve Cotswolds’un çiçeklerle süslü sokaklarında geçirilen sakin bir öğleden sonra…
İşte bütün bunlar, Oxford’u bir şehir olmaktan çıkarıp hafızanızda uzun yıllar yaşayacak bir anıya dönüştürüyor.

Biz her günü Arel’i okuldan almadan önce Oxford’un en huzurlu köşelerinden biri olan Cherwell Boathouse‘da tamamladık. Şehrin hareketliliğinden birkaç dakika uzaklaşınca bambaşka bir dünyanın kapısı açılıyor. Nehir kıyısındaki bu zarif mekân, İngilizlerin doğayla kurduğu sakin ilişkinin en güzel örneklerinden biri. Burada Oxford’un simgesi hâline gelen punt deneyimini yaşayabilirsiniz. Uzun sırıklarla yön verilen geleneksel bu tekneler, sizi Cherwell Nehri’nin dingin sularında ağır ağır ilerletirken söğüt ağaçlarının gölgesinde bambaşka bir Oxford keşfediyorsunuz. Nehir boyunca uzanan yemyeşil bahçeler, tarihi kolejlerin arka cepheleri ve ördekler eşliğinde geçen bu yolculuk, şehirdeki en unutulmaz anılardan biri oluyor. Oxford Üniversitesi’nin mezuniyet coşkusunu yaşadığı güne denk geldik ve mezun öğrencilerin ailelerini bu puntlarla tören sonrası gezdirdiğine şahit olduk. O dahi sayılacak insanların bu kadar nahif, bu kadar samimi bir zevkleri olması beni çok etkiledi.
İşte bütün bunlar, Oxford’u bir şehir olmaktan çıkarıp hafızanızda uzun yıllar yaşayacak bir anıya dönüştürüyor. Biz Oxford’u çok sevdik ve adeta arındık. Mutlaka listenize alın…
Kısa bir hatırlatma…

SOKAKLARIN GİZLİ HAFIZASI:
İNGİLTERE’NİN MAVİ PLAKALARI
Daha önceki yazılarımda da belirtmiştim İngiltere şehirlerinde, özellikle de Londra sokaklarında başınızı kaldırıp binaların dış cephelerine dikkatlice bakarsanız, tuğlaların arasına gizlenmiş yuvarlak, lacivert seramik levhalar görürsünüz. İlk bakışta basit birer dekorasyon gibi duran bu mavi plakalar aslında ülkenin sokak sokak işlenmiş devasa bir açık hava müzesi olduğunun kanıtı. Oxford’da da çok önemli plakalar gördük, paylaşmadan edemedim. Çünkü İngiltere’yi gezerken bu plakaları takip etmek adeta bir define avına benziyor. Tarihi karakterleri ders kitaplarından çıkarıp, sabahları bizimle aynı kaldırımlarda yürümüş, aynı pencerelerden yağmuru izlemiş kanlı canlı insanlara dönüştürüyor.
Örneğin J.R.R. Tolkien, Yüzüklerin Efendisi ve Hobbit yazılırken ünlü yazarın ailesiyle yaşadığı ev. Fantastik edebiyat tutkunlarının Oxford’daki bir numaralı hac noktası. Ya da C.S. Lewis Tolkien’in en yakın dostu ve Narnia Günlükleri’nin yaratıcısı C.S. Lewis’in uzun yıllar yaşadığı ve eserlerini ürettiği ev, sokaklarda yürürken aniden karşınıza çıkabiliyor. Sadece kişiler değil insülin ve penisilin gibi önemli buluşların yapıldığı binaları da size mavi plakalar gösteriyor. Hepsine atlamadan bakmayı unutmayın!
