Yunanistan’ın 5. Büyük adası: Sakız Adası

   0 Kişi Yorum Yaptı   Eklenme Tarihi: 14/07/2021
Dünya üzerinde sakız ağaçlarının yetiştiği ve damla sakızı üretiminin yapıldığı tek yer olan Sakız Adası hem köklü tarihi hem de doğal güzellikleriyle ziyaretçilerini büyülüyor
.stripslashes($urun->baslik).

HAZIRLAYAN: DİŞ HEKİMİ MÜZEYYEN TOPÇU TAN

 

Yunan adaları, pandemiden önce; yakın olması, kapı vizesi, ulaşım kolaylığı gibi özellikleri nedeniyle Türk turistler tarafından en çok tercih edilen yerler arasındaydı. Kıyılarımıza 7-8 km. uzaklıkta, Karaburun ve Çeşme’nin hemen karşısında yer alan Sakız Adası da bu adaların başında geliyordu. Bu yazıyı hazırlarken pandemi nedeniyle durdurulan feribot seferleri henüz başlamamıştı ama görüştüğüm yetkililer, bir aksilik olmazsa 30 Haziran’da seferlerin başlayacağını, Sinovac ya da Biontech aşısı ayrımına bakılmaksızın aşı yaptıranların adaya rahatlıkla seyahat edebileceğini ifade etti. Aşısı olmayanların PCR testinin negatif olmasının yeterli olacağını, hastalığı geçirenlerin ise karantina dönemi bittikten sonra yaptırdıkları antikor testine bakılacağını söylediler. Adaya girdikten sonra karantina da olmayacakmış. Değişiklik olur mu bilmem ama şimdilik durum bu. Gezmek, yeni yerler keşfetmek için yasakların kalkmasını bekleyen gezginlerin gözü aydın. Ancak tehlikenin henüz geçmediğini unutmayıp; maske, mesafe, hijyen kuralına uymayı ihmal etmeyelim. 

KÖKLÜ BİR TARİHE SAHİP

Yunanlıların ‘Hora’, Avrupalıların ‘Chios’ dedikleri Sakız Adası; Yunanistan’ın Kuzey Ege bölgesine bağlı 5. büyük adası. Psara ve İnuses adlı iki küçük ada ile birlikte kendi adını taşıyan yönetim bölgesinin merkezi. Doğusunda İzmir, batısında ve güneyinde Ege Denizi, kuzeyinde Midilli Adası bulunuyor. Akdeniz iklimine sahip Sakız Adası, kışlar ılık geçtiği için her mevsim ziyaret edilebilir. Yaz ayları deniz ve güneşi sevenler için mükemmel bir seçim. Lakin sıcaktan çok hoşlanmayanlar ve ‘gitmişken yeni kültürler tanıyayım’ diyenler, bahar aylarını tercih etmeli. Sakız Adası’nda görülecek, keşfedilecek çok yer var çünkü Neolitik Çağ’a kadar uzanan köklü tarihinde bu topraklarda hüküm sürmüş; İyonlara, Romalılara, Bizanslılara, Cenevizlilere ve Osmanlılara ev sahipliği yapmış. Aynı zamanda Midilli ve Samos gibi ticaret yolu üzerinde olan önemli adalardan biri olduğu için tarih boyunca kendi kendini idare eden zengin adalardan biri olmuş. Dünya üzerinde sakız ağaçlarının yetiştiği ve damla sakızı üretiminin yapıldığı neredeyse tek yer olması da bu zenginliğini artırmış. Damla sakızı üretiminin yanı sıra şarap, zeytinyağı, turunçgiller, incir, vişne ve tabii ki turizm adanın geçim kaynakları…

SAKIZ AĞACI

Sakız; gıda sanayiinde, tıpta, kozmetikte, eczacılıkta kullanılan, ekonomik getirisi yüksek bir ürün. Haziran ayı ortasından ekim ayı ortasına kadar geçen zaman diliminde sakız ağacının gövdesi ve kalın dallarının çizilmesiyle elde ediliyor. Her dem yeşil olan sakız ağacı aynı zamanda erozyonu önleyebilen, yangın sonrası kısa sürede kendini yenileyebilme özelliğine sahip önemli bir ağaç. Çok çeşitli tipleri var ancak sakız veren tipi sadece Sakız Adası’nda ve İzmir Çeşme Yarımadası’nda yetişiyor. Aslında geçmişte Sakız Adası’ndaki ağaç sayısı kadar sakız ağacının Çeşme Yarımadası’nda da bulunduğu ve yörenin önemli bir sakız üretim merkezi olduğu biliniyor fakat biz durur muyuz? Tarih boyunca kıymetini bilememişiz, o güzelim ağaçları ya kereste olarak kullanmak ya da bina yapmak için kesmişiz! Gerçi son yıllarda Orman Genel Müdürlüğü’nün eylem planında sakız ormanları kurup, yok olan üretim kültürünü yeniden canlandırma çalışmaları olduğunu duyuyoruz ya hadi hayırlısı!

★★★

Eski uygarlıklardan kalan izleri takip ederken, ranta kurban gitmemiş, korunmuş Ortaçağ köylerinin güzelliklerini yaşamak; el değmemiş, tertemiz plajlarda denizin ve güneşin tadını çıkarmak istiyorsanız Sakız Adası seyahati tam size göre. 

CHIOS TOWN

Sakız’a İstanbul’dan aktarmalı uçakla gidebilirsiniz ama Çeşme’den kataraman ya da feribotla geçmek daha pratik. Yolculuk katamaran ile 15-20 dakika, feribot ile 40-45 dakika sürüyor. Uzun bir tatil planladıysanız ve adanın tamamını gezmeyi düşünüyorsanız, arabanızla geçmeniz daha ekonomik olabilir. Bizim gezimiz kısa olduğu için arabamızı Çeşme’de bırakıp, adada araba kiralamayı tercih ettik. 

Feribot sabah 09.30’da idi ve biz gümrük işlemleri için bir saat önce Çeşme Limanı’ndaydık. Keyifli bir deniz yolculuğunun ardından, feribotla gelenlerin adaya ilk ayak bastığı yer olan Chios’a vardık. Otelimizi internetten rezerve etmiştik ve limana yürüme mesafesindeydi. Deniz kenarında yan yana dizilmiş kafe ve restoranların yanından geçerken, Türkçe konuşmaları duydukça ‘İzmir Kordon’da mı, Sakız’da mıyız?’ diye şaşırdık. Gerçi feribotta sadece plaj çantası ve plaj kıyafetleriyle komşu oturmasına gider gibi günübirlik adaya geçenleri görmüştük.

Otelimiz (Chios Chandris Hotel) tam burunda konuşlandığı için odaların tamamı deniz manzaralıydı. Merkezde konaklamak istiyorsanız, tercih edebileceğiniz güzel bir lokasyonda ancak gece hayatından hoşlanmıyorsanız, erken yatıyorsanız, daha sakin ve sessiz olan köy pansiyonlarını tercih etmelisiniz. Zira Yunanlılar neredeyse sabahlara kadar eğleniyor. Otelimize yerleştikten sonra, Sakız’ın merkezi Chios’u dolaştık. Deniz kenarından içeriye girince alışveriş yapılacak küçük dükkanlar var ancak 15.00-17.00 arası siesta (öğle uykusu) saati olduğu için çoğu dükkan kapalı. Alışveriş yapabilmek için akşamüstü saatlerini tercih etmelisiniz. Merkezde Yunanlıların milli kahramanı Kanaris’in heykeli ve önemli kişilerin büstlerinin olduğu Halk Bahçesi (Dimotikos Kipos)’ni, Osmanlılardan kalma bugün Bizans eserlerinin sergilendiği Mecidiye Camii’ni, Melek Paşa Çeşmesi’ni, Aya Lakovos Kilisesi ve Cenevizliler döneminde inşa edilen kale içini gezdikten sonra araba kiraladık.

Denize girilecek çok güzel koylar var ama bizim için hem mayıs ayı denize girmek için erken hem de zamanımız kısıtlı. Bu ilk gelişimizde daha çok adayı keşfetmek istiyoruz.  Önce adanın güneyine gitmeye karar veriyoruz. Adaya ismini veren sakız ağaçları, seramikleriyle ünlü Armelia Köyü; ksista (xysta) denen kazıma yöntemi ile geometrik desenlerle boyanmış, her biri ayrı bir sanat eseri olan evlerin olduğu şirin Pyrgi Köyü; Olimpi Mağarası’nın olduğu Olimpi Köyü; iki taraflı taş evlerin sıralandığı dar sokaklarında gezerken kendini ortaçağda hissettiğin Mesta Köyü güneyde yer alıyor. Armelia’da seramiklere dönüşte bakarız diye durmuyoruz. Bir an önce Pyrgi’ye gidip Picasso’yu bile kıskandırdığı söylenen geometrik desenli Pyrgi evlerini görmek istiyoruz ama dönüş yolumuz aynı istikamet olmadığı için el yapımı seramikleri kaçırıyoruz (Bu durum Sakız Adası’na tekrar gitmek için vesilelerden biri olabilir).

 

 

PYRGI

Hemen tüm Yunan adalarında gördüğümüz dar sokaklara Pyrgi’de de rastlıyoruz. Eski zamanlarda nüfus azken, şehirlerde onca yer varken; evlerin bitişik, sokakların çok dar olması hep dikkatimi çekmiştir. Bunun sebebi; hem evlerin güneş ışığına daha az maruz kalarak yazın serin durması ya da ısınınca soğumaması hem de herhangi bir düşman saldırısında bir arada güvende kalmak içindir diye düşünüyorum. Gereksiz ayrıntıları hep merak etmişimdir zaten… Sokakların hava sirkülasyonundan da bahsetmeden geçemeyeceğim.

Ta o zamanlarda - henüz sanayi kirliliği diye bir şey yokken bile- şehirler inşa edilirken havalandırma düşünülmüş, sokaklar denizden dağlara kadar kesintisiz devam ettirildiği için hava sirkülasyonu sayesinde evlerin ve şehirlerin temiz, havadar ve serin kalması sağlanmış! Pyrgi’nin daracık sokaklarında dolaşırken ksista yani kazıma tekniği ile yapılmış, siyah ve beyaz renklerle desenlenerek adeta sanat eserine dönüşmüş evlerin hangisine bakacağımızı, hangisinin fotoğrafını çekeceğimizi şaşırdık. Binanın kaba sıvasından sonra ustalar ince sıvayı yaparken desenleri kazıyarak evlerin son şeklini almasını sağlıyormuş. Balkonların altlarındaki desenler de şans sembolüymüş.

Sezon olmadığı için mi yoksa her zaman böyle mi bilmiyorum ama köyde az sayıda ve genelde yaşlı insanlarla karşılaştık ve selamlaştık. Birçok evin kapısının üzerinde anahtarlarının olduğunu ya da kapılarının açık olduğunu gördük. Bunun nedeni yalnız yaşayan yaşlı veya bakıma muhtaç kişilerin mahalle sakinleri tarafından kontrol edilmesi, yemek götürülmesi, ilaçlarının takip edilmesi, kısacası ihtiyaçlarını karşılamak içinmiş. Huzurlu, sakin bir köy olan Pyrgi’de hiç suç işlenmediğini söylemeye gerek var mı?

Köyün meydanında 13. Yüzyıl’dan kalma Bizans kilisesinin etrafındaki küçük kafelerden birinde soluklanırken; sevimli evlere renk katan kırmızı ve fuşya begonvillerin güzelliğini, köyden ayrılmadan evvel hafızalarımıza kazımaya çalıştık. Siesta için kapanmak üzere olan küçük bir dükkandan magnet, kitap ayracı vs. alıp Mesta’ya doğru yola çıktık.

MESTA

Olimpi Mağarası’nın kapanma saatini kaçırdığımız için yol üzerindeki Olimpi Köyü’ne girmeden direkt Mesta’ya gitmeye karar verdik. Birbirine bitişik, kemerlerle bağlı taş evlerin arasındaki dar sokaklardan geçerek, Ortaçağ’a doğru bir yolculuk yaptıktan sonra köye 5 km. uzaklıktaki limana doğru giden yola sapıp, deniz kenarına indik. Taşların tek tek sayıldığı, hafif rüzgarla usulca kıyıyı yalayan, pırıl pırıl bir deniz karşımızda... Birkaç küçük balıkçı teknesi, balıkçılar ve feribot…

Mesta öyle güzel bir köy ki içine girdiğinizde farklı bir dünyaya gitmiş, başka zamana yolculuk etmiş gibi oluyorsunuz.

Masalarını sahile atmış şirin bir lokanta görünce burada yemek yemeğe karar verdik. Çok taze ve lezzetli deniz mahsullerini, denize sıfır bir lokantada makul bir fiyata yedik. Üstelik garson çocuk Nikos’un yan masada oturan arkadaşlarını saymazsak tek müşteri de biziz (Herkes siestada ya). Hava iyice kararana kadar oturarak, denizin, sessizliğin tadını çıkardık. Otelimize döndüğümüzde sabaha kadar süren müzik seslerinden, Yunanlıların gündüz siesta yaparak topladıkları enerjilerini sabaha kadar eğlenerek attıklarını anladık.

NEA MONI MANASTIRI

Ertesi sabah kahvaltıdan sonra bu sefer batıya doğru yola çıktık. İstikamet, 11. Yüzyıl’da inşa edilen ve UNESCO tarafından dünya kültür mirası listesinde olan Nea Moni Manastırı, Avgonyma ve Anavatos Köyleri...  Manastıra giderken yol kenarlarında çıkan yangında yanan ağaçları görünce üzüldük ama sakız ağaçlarının kendilerini yenilediği aklımıza gelince içimize su serpildi.  Yunanistan’daki ‘Makedon Rönesansı’ sanatının en güzel örnekleri arasında yer alan mozaikleri ile ünlü Nea Moni, 17 bin metrekare alan üzerinde kurulmuş. Nea Moni’nin bahçesini, ana mabedi, kiliseleri, keşişlerin inziva odalarını gezdik. Küçük bir mabedin içerisinde, Osmanlının Yunan isyanı sırasında adayı işgal ettiğinde öldürülen keşişlerin ve manastıra sığınanların kemiklerinin muhafaza edildiği camlı dolapları ve yanındaki açıklayıcı levhayı okuyunca üzüldük: Savaşın ne kadar kötü olduğu gerçeği yüzümüze bir tokat gibi çarptı.

ANAVATOS KÖYÜ

Manastırdan çıkıp deniz seviyesinden 450 metre yükseklikte kayalıkların üzerine inşa edilmiş, etrafı duvarlarla çevrili olduğu için uzaktan bakıldığında bir kaleyi andıran Anavatos Köyü’ne gittik. 1822’de terk edilmiş köydeki evler diğer köylerdeki evler gibi yine birbirine bitişik ve taştan yapılmış. Küçük kapılı, küçük pencereli evlerin neredeyse tamamına yakını yıkıntı halinde ancak aralarında restore edilenler de var. Köye varmak için yüzlerce taş basamağı tırmanırken, daracık sokak aralarında gezerken yine Ortaçağda gibi hissediyoruz kendimizi... 

AVGONYMA

Bir sonraki durağımız yine Ortaçağ köylerinden Avgonyma. İlk yerleşim izleri 11. Yüzyıl’a kadar uzanan, etrafı sakız ve zeytin ağaçlarıyla çevrili bu şirin köyü gezerken yine eski çağlarda keyifli bir yolculuğa çıkmış gibiyiz. Sakız’da en güzel gün batımı manzaralarının izlendiği köylerden biri Avgonyma imiş ama bunun için ne yazık ki zamanımız yok. “İnşallah bir başka seyahate” diyerek köyün dar sokaklarında dolaşıyor, binaların, renkli kapıların fotoğraflarını çekiyoruz.

Son durak, adanın kuzeyine giden yol üzerindeki yel değirmenleri…

Sakız’ın simgesi haline gelen tarihi değirmenlerini fotoğrafladıktan sonra değirmenlerin yanındaki küçük sevimli bir lokantada bir şeyler atıştırıyoruz.

Kiraladığımız arabayı teslim ettikten sonra feribot saatine kadar zaman geçirmek için kordon boyundaki bir kafeye oturuyor, Sakız’a yeni gelen ziyaretçiler önümüzden geçerken, kahvelerimizi yudumluyoruz.

 ★★★

2 gün gibi kısa bir zamanda antik köyleri gezelim derken sakız ağaçlarını yakından inceleyemedik. Anavatos Köyü’nü gezerken fıstık ağacı görüp dalından henüz tam olgunlaşmamış fıstığın tadına baktım ama sakız ağacının çentik atılan gövdesinden sızan sakızı görmek bir başka sefere kaldı. Zaten köy turizminin ayrılmaz bir parçası olan damla sakızı ürününü toplama işlemi, ağustos ve eylül aylarında yapılıyormuş ve ziyaretçilere açıkmış. Eh Sakız’a tekrar gelmek için bir sebep daha. Hem de çok methedilen koylarda, denize girme şansımız da olur.

★★★

Feribota binip Çeşme’ye doğru yol alırken iki gün boyunca daracık sokaklarını gezdiğimiz, her birinde ayrı detayları yakaladığımız eski/yeni taş evlerin içinde bilmediğimiz dili konuşan insanların yaşadığı bu adayı “İyi ki görmüşüz” dedik.

Sakız Adası’na tekrar gittiğimizde yapılacaklar listesi:

• Sakızın toplanma ve üretim aşamalarının anlatıldığı Sakız Müzesi’ne gitmek

• 14. Yüzyıl’dan kalan otantik Olimpi Köyü, sarkıt ve dikitlerden oluşan Olimpi Mağarası’nı görmek

• Siyah kumlarla kaplı ‘Volkan Plajı’ adıyla anılan Mavra Volia, kristal berraklığındaki Vroulidia, doğal güzelliğiyle ilgi uyandıran Salagona ve sakin Karfas Plajlarında yüzmek

• Armelia’da seramik atölyelerini gezmek

• Avgonyma’dan gün batımını izlemek

Sağlıklı seyahatlerde buluşmak dileğiyle…

 

NASIL ARANDI: #dişhekimi #müzeyyentopçutan #sakızadası #geziyazısı #gezi #mekan #yemeiçme #anavatos #neamoi #mesta #chiostown #sakızağacı #sakız #kocaeli

YORUMLAR
Yaptığınız yorumlar editör onayından geçmektedir.