Kalbimle gezdiğim bir rota daha: Güney Afrika

GeziBirgül Bilger2 hafta önce

Güney Afrika, büyüleyici doğası kadar sarsıcı gerçekleriyle de hafızalarda iz bırakan bir rota. Doğanın ihtişamı ile toplumsal gerçeklerin çarpıcı biçimde yan yana durduğu bu coğrafya, her ziyaretçisine unutulmaz bir deneyim yaşatıyor

12 saat uçak yolculuğuna cesaret edip aylar öncesinden karar vermiştim yeni rotaya… Sevgili kardeşim Haluk Ercan’la daha nice rotaların hayalini kurarken maalesef bir akşam kaybettik onu. Ben üzüldüm, bütün İzmit üzüldü. İşte böyle biraz hüzünlü başladı Ercan Tur ile Afrika seyahatimiz.
Saat 19.00 sıralarında İzmit’ten hareket ettik, İstanbul Havalimanı’na vardığımızda 4.5 saatlik rötarla karşılaştık. Bu nedenle saat 01.30’da kalkacak olan uçağımız ancak sabah 06.00 civarı kalkabildi. Hiçbir açıklama yok, hiçbir yardım yok. Gezinin bir günü havaya uçtu. Bizler havalimanının çeşitli yerlerine dağılıp, oturduğumuz yerde uyumaya çalıştık. Velhasıl kelam daha uçağa binmeden yorulduk ama yine de heyecanımızı yitirmedik.

CAPE TOWN
Dolayısıyla Cape Town’a vardığımız anda doğruca otelimize gittik. Güney Afrika’nın yasama başkentinin nüfusu 4-5 milyon. Sokaklar o kadar tenha ki anlatamam. Küçük bir dinlenme molası sonrası şahane bir restoranda, şahane bir orkestra eşliğinde güzel bir akşam yemeği yedik. Şöyle söyleyeyim Avrupa da dahil her şeyi rahatça yiyebildiğim ender ülkelerden biriydi Güney Afrika. Her şeyi yedim arkadaş! Kırmızı etleri muhteşem, balık ha keza. Bu arada timsah eti yediğimi de söylersem biliyorum “ööööğğğ” diyeceksiniz ama tavuk etinden pek farkı yoktu. Güzel de diyemem kötü de diyemem, öyle bir şey işte. Hemen otele dönüş, güzel bir uyku.
Sabah turumuza okyanus kenarındaki Camps by Beach’den başladık, foklara doğru gidiyoruz. Giderken bakıyorum okyanus var, plaj var, denize giren yok. Meğer köpek balıkları göğüs hizasına kadar geliyormuş. “Anneee” deyip bütün küçümsemelerimi geri aldım. İşte “Deniz var da neden girmiyorlar da” falan derken, İzmit geldi aklıma. Eeee biz de giremiyoruz. Neyse foklarla selamlaştık.
Kendilerini korumaya almışlar. Küçük adacıklarda yaşıyorlar ve o adacıkların etrafında yer alan bir bitki köpek balıklarının oraya girmesine engel oluyor. Doğa istediği popülasyonu istediği gibi koruyor yani. Güzel bir okyanus seyahatiydi müzisyenlerle uğurlandık.

MASA DAĞI
Sonra ver elini Masa Dağı. İnanılmaz bir deneyim. Bir yanda Atlantik Okyanusu bir yanda Masa Dağı… Bembeyaz bulutlar, masmavi bir gökyüzü. Net olarak söylüyorum ben bu dünyada böyle mavi ve böyle beyazı hiçbir yerde görmedim. Teleferikle yukarı çıkarken rehberimiz “Eğer bulut inerse dağın üstüne hiçbir şey göremeyiz” demişti, şanslıydık, inmedi. Bulutların üstündeyiz artık o kadar yüksekteyiz neredeyse. Bu arada ilginç olan bulutlar dağın üstüne indiği zaman örtü gibi durduğundan “masa örtüsü” diyorlarmış o bulutlara. Bütün şehir ayaklarımızın altında, mis gibi bir hava.
Cape Peninsula turuna çıktık. Yaklaşık bir saat yolculuktan sonra Afrika penguenlerinin bulunduğu Boulders Beach’e ulaştık. Orada da yalnız penguenler vardı. Dertleştik biraz, “bizde de çok var” dedim ama bizimkiler mış gibi. Her neyse sahilde dolaşan, güneşlenen, denize girip çıkan penguenleri izlemek çok keyifliydi gerçekten.

ÜMİT BURNU
Veeeeeee Ümit Burnu. Dünyanın sonuna gelmiş gibi acayip bir deneyim. Antartika’ya el sallayabilirsin yani. Gerçi deniz yoluyla 15 gün sürüyormuş ama olsun. Ha! Bir de biz Ümit Burnu’nu en uç zannediyoruz ama değilmiş, Agulhas Burnu imiş en uç nokta. Portekizce’de “iğneler” anlamına gelen bu burun, adını pek çok geminin batmasına yol açan sığ kayalık ve mercanlardan alıyormuş, çok gemi batırmış yani. Bu yüzden gemiciler Ümit Burnu’nu tercih etmiş. Atlas Okyanusu ile Hint Okyanusu’nun birleştiği bu noktadan dünyaya bakmak… “İyi ki gelmişim be” dedim. 70’e merdiven dayamışken bambaşka dünyalara yelken açmak… Benim bu, ben!!! Vasko da Gama’ya selamlarımı arz ederek ayrıldım burundan. Bir yandan da kızgınım tabii ki burası bulununca Osmanlı’nın canına ot tıkamışlar. Bizim İpek Yolu rotası güme gitmiş doğal olarak.
Bunları yazıyorum da arada yemek yiyoruz, otele gidip dinleniyoruz falan, oraları es geçiyorum, gereksiz alan kaybetmeyelim. Akşam alışveriş merkezlerinin olduğu bir yere gittik mesela. Hiç bana göre değil. Serseri serseri dolaştım ortalıkta. Biraz Bodrum gibi falan ama daha tenha bir liman tabi.

MÜSLÜMAN MAHALLESİ
Derken efendim Bo-Kaap nam-ı diğer Müslüman Mahallesi. Rengarenk evler, camiler, baharat kokan daracık sokaklar. “Ne güzel” dedim kendi kendime, bütün Müslüman alemi de bu kadar renkli olsa. Sonra ver elini şehrin en huzurlu ve büyüleyici yerlerinden biri Kirstenbosch Botanik Bahçesi… Masa Dağı’nın eteklerinde devasa bir park. Yürüyüş yolları, egzotik bitkiler, çiçekler, hele ağaçların üzerinde kurulu yürüyüş köprüsü… İnanılmaz bir sakinlik, adeta büyüleyici bir ortam.
Oradan hop Afrika yani Teneke Mahallesi…Teneke evler içinde yaşamaya çalışan ahali. Bizim gecekondular var ya bildiğin saray kalır bu evlerin yanında. Tenekeden yapılmış tek odalı evler, mutfak ve banyo ortak bazılarında. Aynı alanda süper lüks villalar ve hırsızlık olmasın diye bahçe duvarlarına çekilmiş elektrikli teller. Kendi kendime dedim ki elektrikli tellere yapacağınız masrafı bütün yeraltı zenginliklerini çaldığınız bu insanlara dağıtsanız… Müthiş bir zıtlık. Ayrım o kadar keskin ki utanıyorsunuz gerçekten.
Cape Town’dan aklımda ne mi kaldı? Bir yanda lüks içinde yaşayan beyazlar diğer yanda teneke evlerde sınırlı bile diyemeyeceğimiz imkanlarla yaşayan Afrika’nın asıl sahipleri. Adamların elmasını al, pırlantasını al, altınını al, sonra da… Neyse Afrika’da bir şey değişmemiş yani eski kölelik gitmiş, yerine modern kölelik gelmiş.

JOHANNESBURG
Gezimizin 4. gününde yaklaşık 2 saatlik bir uçuş sonunda Johannesburg’a geldik. 5-6 milyonluk nüfusuyla Afrika’nın en güçlü finans merkezlerinden biri. Beyazlar burada asıl şehri siyahlara terk edip, şehrin dışında kendilerine Sandton gibi planlı, güvenlikli yeni bir yerleşim kurmuşlar hatta yönetim birimlerini de oraya taşımışlar. Dolayısıyla otobüsten güvenlik nedeniyle indirilmediğimiz şehir adeta terk edilmiş, metruk bir halde. Fakirlik iyice görünür olmuş. Sokaklarda evsizler, kaldırımlar, binalar bakımsız. Böyle içler acısı bir şehir. Kısacası büyük bir hayal kırıklığı. Bir yanda modern finans merkezleri ve korunaklı siteler diğer yanda yine teneke evler.
Araçtan hiç inmeden İnsan Hakları Müzesi’ne gittik. Apartheid dönemini anlatan bölümlerde yürürken ve anlatılanları dinledikçe boğazım düğümlendi gerçekten.
Fotoğraflar, video kayıtları, kişisel hikayeler… Küçük bir odada işkence gören insanların anlatımları, sadece geç kaldı diye güneşin alnında aç susuz ayakta bekletilen insanlara dair görüntüler… Ve bunların hepsi sadece ten renkleri farklı diye…

LESEDİ KÜLTÜR KÖYÜ
Bir zıtlıktan diğerine Nelson Mandela Meydanı’ndayız… Şehrin modern yüzü, alışveriş merkezleri, cafeler… Ben AVM’lerden pek hoşlanmadığım için Hardrock Cafe’de oturdum. Tam benlik. Duvarlarında rock yıldızlarının gerçekte kullandığı eşyalar, sahnede GunsRoses hakiki baterisi.
Sabah en merak ettiğim yere doğru hareket ettik. Lesedi Kültür Köyü. Turistler için kurulmuş, kabilelerin evlerini, yaşamlarını anlatan bir alan. Köyün girişinde ağaç bir platformun üstünde oturan Zulu’lu nöbetçiye “biz geldik” diyorsunuz, o da bağırarak içerideki reise haber veriyor. Reis geliyor, selamlaşmalar falan, beğenirse içeri alıyor. Amaaaan beni görecektiniz bütün numaralarımı döktürdüm maşallah.

Zulu dansı yapmalar, kurutulmuş ağaç kurdu yemeler, aklınıza ne gelirse. Ağaç kurdu için yorum yapmayacağım. Yapayım mı yoksa. Geleneksel giysileriyle hemen hemen bütün kabileleri gezdik ama en acıklısı erkekleri İskoç eteği giymiş kabileydi. Hikayesi o kadar naif ki. Avrupalı sömürgecilerle savaşıyorlar ya karşılarına İskoç savaşçıları gelmiş. Bunlar bir tarafta, İskoç askerleri diğer tarafta, üzerlerinde de etek.
Garibim bunlar, o askerleri kadın zannediyorlar ve “Biz kadınlarla savaşmayız” diyorlar. Sonuç: Kadın zannettikleri askerler karşısında savaşmadan savaşı kaybediyorlar. O günden sonra da kabilenin erkekleri etek giyiyor. Artık yenilgiyi unutmamak için mi utançtan mı bilmem?

SUN CITY
Ardından 2-3 saatlk bir yolculukla Sun City’e geliyoruz. Doğanın ortasında kurulmuş dev bir eğlence ve lüks kompleksi. 6 yıldızlı bir otel, palmiyeler, havuzlar, egzotik mimari detaylar. The Lost City bölgesine giden o efsanevi yol. Yol boyunca filler, aslanlar ve farklı vahşi hayvan figürlerinden oluşan dev heykeller. Sanki eski bir Afrika krallığının kalıntılarında geziyormuş gibi. Öyle ki modern eğlence hayatı ile doğa teması bir arada. Birkaç dakika içinde mesela havuzdan çıkıp, vahşi ortama girebiliyorsunuz.

SAFARİ
Sun City’den çıkıp kısa bir yolculukla Pilanesberg tarafına geçtik. Kaldığımız otel savananın tam ortasında. Etrafı tellerle çevrili alanda vahşi hayvanları izleyebiliyorsunuz. Maymunlar masanızdaki yiyecekleri çalabiliyor. Mirketler, maymunları kovalıyor falan. Siz de ağzınız açık böööyle izliyorsunuz. Bazı misafirlerin odasına maymunlar bile girmiş mesela. Hiç duymadığım kuş sesleri, canlısını hiç görmediğim hayvanlar.
Bu arada bir konuyu açıklamadan geçemeyeceğim. Afrika şehirlerinin hiçbirinde sokaklarda kedi görmedim.
Ne gördüm dersiniz; kedi büyüklüğünde fareler. Hatta bir tanesini sincap zannettim, neredeyse sevecektim yani. O kadar büyükler…
Ertesi gün safariye gittik. Özel araçlarla savanlara doğru yola çıktık. Antiloplar, zürafalar, su aygırları, beyaz aslanlar ki bunlar sadece Afrika’da yaşıyormuş, filler. Bindiğimiz araç kadar büyük o filin hemen yanımızdan geçmesi hayatım boyunca unutamayacağım bir andı. Gözlerine bakma şansım olduğu için o kadar mutluyum ki.
Evet ne var bunda, siz hiç bir fille göz göze geldiniz mi? Bu arada benim ne kadar deli bir gezgin olduğumu bilen Berat’cım sürekli bir takip halinde.
Her an her şeyi yapabilir yaramaz bir çocuk gibi olduğum için. Kısacası Afrika’da olduğumu safari turunda daha çok hissettim.

PRETORIA
Gezinin finali Pretoria. Güney Afrika’nın idari başkenti. Johannesburg’a göre daha düzenli, daha sakin bir şehir. Geniş caddeler, anıtsal devlet binaları.
Özellikle Union Building ülkenin yönetim merkezi olarak büyük sembolik öneme sahipmiş. Bu bina aynı zamanda Nelson Mandela’nın başkanlık yemini ettiği bina. Diplomatik temsilcilikler, üniversiteler ve devlet kurumları şehrin kimliğini oluşturmuş, diğer şehirlerden farklılaştırmış bence.
Eveeeet, geldik yolun sonuna.
“Güney Afrika gezisi sende nasıl bir iz bıraktı?” derseniz, söyleyeyim: Her seyahat gibi biraz büyüdüm, biraz değiştim. Sadece güzel bir memleketi değil, dünyanın zıtlıklarını gördüm bir kez daha. Valizime değil, kalbime koydum Güney Afrika’yı da…

 

One Comment

(Hide Comments)
  • Esra Günel

    3 Nisan 2026 / at 18:47 Yanıtla

    Kesinlikle görülmesi gereken harika yerler. İyi ki gidip görmüşüm deniyor geeçwkten

Yorum yap

Sonraki Yazı Yükleniyor...
Yükleniyor

Signing-in 3 seconds...

Signing-up 3 seconds...