
Peri bacalarının yalnızca Kapadokya’da olduğunu sanıyorsanız, Kula sizi şaşırtmaya hazır. “Kuladokya”dan Uşak’ın eşsiz vadilerine ve Lidya’nın başkenti Sardes’e uzanan bu rota, Ege’nin saklı güzelliklerini keşfe çağırıyor
Yoğun bir tempoda çalışırken tatile çıkmak, rutin akışa bir virgül koyarak mola vermektir. Bu molada; biraz dinlenmek, nefes almak, zihnimizi boşaltmak, günlük koşturmacadan uzaklaşmak, sevdiklerimizle zaman geçirmek isteriz. Aylar öncesinden plan ve programlar yaparız. Kimimiz için tatil deniz kenarında, dalga seslerini dinlerken kitap okumak; kimimiz için tüm gün güneşin altında yatıp bronzlaşmak; kimimiz için köyümüzde kafa dinlemek, kimimiz için ise yeni yerler ve yeni kültürler keşfetmektir. “Keşfetme” meselesi işin içine girince tatil yapmak ile seyahat etmek aynı şey olmaktan çıkar. Merak ve öğrenme arzusu ağır basar; bu da insanın sürekli yeni yerler görme, farklı kültürleri tanıma ve yolculuk yapma isteğine, yani “seyahat tutkusu”na (wanderlust) dönüşür. Sonrası bulduğunuz her fırsatta yurtiçi, yurtdışı seyahat edersiniz.
***
Yurtdışındaki ülkeleri, şehirleri keşfetmek insanın ufkunu açıyor açmasına da aynı zamanda ülkemizin gizli kalmış güzelliklerini, köklü tarihini ve zengin kültürünü tanımak için de zaman ayırmamız gerekiyor. Bazen çok uzaklarda sandığımız ortamı, hemen yanı başımızdaki bir antik kentte, bir dağ köyünde ya da keşfedilmemiş bir koyda bulabiliriz. Ülkemiz gerek doğa gerek tarih gerekse kültür bakımından o kadar muhteşem ki her köşesinde saklı duran birbirinden güzel hikâyeler barınıyor. Bu hikayeleri keşfetmek bir yandan kültürel bağlarımızı güçlendirirken bir yandan da geçmişten günümüze bir köprü kuruyor.
Bu sayıda size Ege’ye veya Akdeniz’e giderken belki de defalarca yanından geçtiğiniz Manisa ve Uşak’ı anlatmak istiyorum. Antik çağlardan itibaren birçok önemli medeniyete ev sahipliği yapmış, Selçuklu ve Osmanlı döneminde Türk kültürünün önemli merkezleri haline gelmiş bu muhteşem coğrafyayı, şehrimizin önemli STK’larından biri olan KODOSK’un düzenlediği Uşak- Kula- Sardes gezisinde görme fırsatına sahip oldum.

Bu muhteşem bölgeyi birlikte keşfetmeye ne dersiniz?
İzmit’ten gece 01.00 sıralarında yola çıkan otobüsümüzle yaklaşık 7 saat süren bir yolculuktan sonra Manisa’nın Kula ilçesine varıyoruz.

KULA
Ege Bölgesi’nin doğusunda yer alan, tarihi dokusu ve volkanik yapısıyla öne çıkan, Osmanlı döneminden kalma evleriyle “yaşayan müze” olarak anılan Kula aynı zamanda “Yanık Ülke” olarak bilinen volkanik arazisi Katakekaumene Bölgesi ile de dikkati çekiyor. Bölge 2013 yılında UNESCO Küresel Jeopark ağına dahil edilmiş ülkemizin ilk ve şu an için tek jeoparkı…

TARİHİ KULA EVLERİ
Otobüsümüz bizi merkeze yakın bir yerde indiriyor. Kahvaltı yapacağımız tarihi binaya doğru yürürken, 18. ve 19. yüzyıllarda, Osmanlı döneminde inşa edilip günümüze kadar ulaşan taş temelli, kerpiç ve ahşap evlerin arasından geçiyoruz. İlçede Anadolu’nun en iyi korunmuş sivil mimari örneklerinden olan yaklaşık 1400’ü tescilli 3.000’den fazla tarihi bina bulunuyor.

Bu binaların bir kısmı restore edilirken bir kısmı da bakımsız kalmış, yıkılmak üzere. Tarihi evler ilk inşa edildiğinde; iki katlı, avlulu, cumbalı olarak planlanmış. Alt katları; depo ve hizmet alanı, üst katları yaşam alanı olarak düzenlenmiş.

Günümüzde konaklama ve yeme-içme, kültür evi, müze vb. hizmet veren binalar, ilçede turizme katkı sağlıyor. Kahvaltıdan sonra tarihi evleri, camileri, çeşmeleri görerek rehberlerimizle birlikte küçük esnafların olduğu çarşıya varıyoruz.

Binalar arasında Neoklasik tarzda inşa edilmiş iki katlı, kemerli sütunlu cephesi ile oldukça dikkati çeken yapının Zafer Okulu (Eski adıyla Lambiyanos Rum Okulu) olduğunu öğreniyoruz. Bina, 2000 yılında çıkan bir yangında hasar görmüş, restore edilmeyi bekliyor. Bir başka önemli yapı ise 1837’de açılan Meryem Ana Kilisesi.

Osmanlı döneminde Kula’daki Rum cemaati tarafından ibadet yeri olarak kullanılan kilise 2011–2013 yılları arasında restore edilerek kültür merkezi haline getirilmiş. İçinde ilçenin tarihi dokusu ve önemli yapılarının minyatürleri sergileniyor. Hava yağışlı ve soğuk olmasına rağmen yürümeye devam ediyoruz.

Tarihi çarşıdan yöreye özgü tarhana, kuruyemiş, susam, tahin, ekşi mayalı ekmek vb. alarak alışverişlerimizi tamamlıyoruz. Üşüyenler, esnaf kahvehanesinde çay içerek ısınıyor.

SÜLEYMAN ŞAH TÜRBESİ
Bir sonraki durağımız Süleyman Şah Türbesi. Kula’nın Bizanslardan alınmasında çok emeği olan ve “Fatihi Belde” unvanını alan, babası Mehmet Bey vefat edince Germiyan Beyliği’nin başına geçen Süleyman Şah; 13. yüzyıl sonlarında Anadolu’da kurulmuş Kütahya merkezli, sınırları Manisa, Uşak, Afyon ve çevresine kadar uzanan önemli Türk beyliklerinden biri olan Germiyan Beyliği’ni 19 yıl kadar yönetmiş.

Türbenin biraz ilerisinde 1895 yılında inşa edilmiş olan Çarşı Camii ve 1496’da inşa edilen demir minaresinin eğriliği ile dikkat çeken Kurşunlu Cami’yi görüyoruz.

İlçede görülecek önemli yerleri ziyaret ettikten sonra Kula’nın Emre Mahallesi’ndeki Tapduk Emre ve Yunus Emre Türbesi’ne gitmek üzere otobüsümüze biniyoruz.

Anadolu’da tasavvufun, sevgi ve hoşgörünün yayılmasına öncülük eden Yunus Emre’nin hocası Tapduk Emre Türbesi ve Anadolu’nun en önemli tasavvuf şairlerinden biri olan Yunus Emre’ye atfedilen mezar, Emre Mahallesi’nde bir tepede yan yana bulunuyor (Yunus Emre ve Tapduk Emre’nin başka şehirlerde de türbeleri olduğu biliniyor).

CARULLAH BİN SÜLEYMAN CAMİİ
Türbeye yürüme mesafesinde olan ve 16. yüzyılda Carullah bin Süleyman tarafından yaptırılan cami, 19. yüzyılda eklenen duvar resimleri ve renkli süslemelerle Anadolu’da nadir görülen örneklerden biri olarak öne çıkıyor.

UŞAK MÜZESİ
Yöresel bir esnaf lokantasında öğle yemeği yedikten sonra Uşak Müzesi’ni ziyaret ediyoruz. Türkiye’nin en önemli arkeoloji müzelerinden biri olan Uşak Müzesi, şehrin merkezinde yer alıyor.

Lidya Kralı Kroisos (Bizim Karun diye bildiğimiz) hazinelerinden örneklerin sergilendiği müzede en dikkat çeken parça 6. yüzyıla ait olan Kanatlı Denizatı Broşu. Lanetli olduğuna inanılan, hakkında birçok efsane olan broş, birkaç kez çalınmış ama sonunda Uşak Müzesi’ndeki yerini almış.

Müzede, Lidya uygarlığından Bizans dönemine kadar uzanan geniş bir zaman dilimini kaplayan koleksiyonlar sergileniyor. Müze ziyaretimizi de tamamladıktan sonra otelimize geçiyoruz.

Akşam yemeğini yediğimiz otelin terasında şehrin tüm manzarasını görebilmek bizi ziyadesiyle mutlu etti. Ertesi gün ilk ziyaret edeceğimiz yer Uşak merkezdeki Etnografya Müzesi.

UŞAK ATATÜRK VE ETNOGRAFYA MÜZESİ
1890’larda Kaftancızadeler Ailesi tarafından konut olarak inşa edilen bina, 1922’de Atatürk’ün karargâhı olmuş ve Yunan Başkomutanı Trikupis’in teslim alındığı, bir esir gibi değil Türk misafirperverliğiyle ağırlandığı yer olarak tarihe geçmiş. Kurtuluş Savaşı’nın simge mekanı olan bina, 1978’den beri müze olarak hizmet veriyor. Giriş katında Uşak yöresinin kültürel mirasının sergilendiği müzenin üst katında Ata’mızın çalışma odası, yatak odası, karargâh atmosferi yer alıyor. Yine üst katta Trikupis’in teslim alındığı sahne, temsili balmumu heykellerle canlandırılmış. Ayrıca Nutuk’un ilk baskısını görüyoruz. Konağın bulunduğu sokakta birçok tarihi bina gözümüze çarpıyor ancak Ulubey Kanyonu’nu ziyaret edeceğimiz için bu tarihi konakları detaylı incelemeyi başka bir geziye bırakarak yola koyuluyoruz.

ULUBEY KANYONU TABİAT PARKI
Yaklaşık yarım saat sonra Uşak’ın Ulubey ilçesinin yakınlarında bulunan ve etkileyici bir doğal oluşum olan Ulubey Tabiat Parkı’na varıyoruz. Ulubey Kanyonu, ülkemizin en uzun ikinci kanyonu olarak biliniyor. Muhteşem doğal güzellikleri ve çeşitli jeomorfolojik özellikleriyle dikkat çeken kanyon, Büyük Menderes’in kollarından Ulubey ve Banaz Çayı’nın erozyonu ve tortul kayaçların zamanla aşınmasıyla gerçekleşmiş.

Parkın girişinde kafeler ve piknik alanları, cam seyir terası ve kuş gözlem kuleleri yer alıyor. Kanyonun derinliklerine inmek istemeyenler ki merdivenli ama zor bir rota, buradan vadinin muhteşem panoramasını izleyebiliyor.
Büyük metal levhalarla yazılmış “Kanyon” panosunun yanında fotoğraf çektirerek yürüyüşe müsait ayakkabılarımızla kanyonun derinliklerine inmeye başlıyoruz. Aşırı dik yerlerde ahşap basamaklar inşa edilmiş neyse ki bu durum inişimizi kolaylaştırıyor. Yemyeşil vadinin içine doğru indikçe derelerin binlerce yıldır aşındırdığı kayaların girintili çıkıntılı görüntüleri karşısında güzel kareler yakalamaya çalışıyor, oturup sessizliğin sesini dinliyor ve huzuru içimize çekiyoruz. Yaklaşık bir buçuk saat kanyonda vakit geçirdikten sonra geri dönüyoruz. İnmesi kolay ama merdivenleri çıkarken biraz kondisyon lazım. Dinlenme tesislerinde manzaraya karşı kahvelerimizi içtikten sonra, birkaç kilometre uzaklıkta bulunan Clandras Köprüsü’ne gidiyoruz.

CLANDRAS KÖPRÜSÜ
Karahallı ilçesinin Çamlıbel Köyü yakınında olan, yaklaşık 2500 yıl önce Frigyalılar zamanında inşa edildiği düşünülen köprü aslında köprü değil, su kemeri olarak yapılmış. 24 metre uzunluğunda, 17 metre yüksekliğinde olan kemerin altından Banaz Çayı akıyor ve küçük bir çağlayana benzeyen coşkun bir su kütlesi, çaya dökülüyor. Kemerin ve çağlayanın muhteşem görüntüsünü farklı açılardan fotoğrafladıktan sonra çayın yan tarafındaki 1,2 kilometre uzunluğundaki ahşap platformda yürüyüş yapıp, geri dönüyoruz. Köprüye yakın tesislerden birinde öğle yemeği yedikten sonra, Taşyaran Vadisi Tabiat Parkı’na gitmek üzere Clandras’dan ayrılıyoruz.

TAŞYARAN VADİSİ TABİAT PARKI
Uşak’ın merkez ilçesine bağlı Yenişehir Köyü yakınında yer alan vadi, Ege Bölgesi’nin en dikkat çekici doğal kanyonlarından biri olarak biliniyor. Yaklaşık 2,5 kilometre uzunluğundaki vadiye, yüzlerce taş basamakla iniliyor. Su, rüzgâr ve tektonik hareketlerin kayaları aşındırmasıyla meydana gelen ilginç görüntüler, kayaların farklı renk tonları ve vadiden geçen İmren Deresi görsel bir şölen oluşturuyor. Vadiyi ziyaretimizin ardından Salihli’deki termal otelimize yerleşiyoruz. Ertesi gün ilk ziyaretimiz Kula Peri Bacaları.

KULA PERİ BACALARI
Manisa’nın Kula ilçesi Burgaz Köyü yakınındaki UNESCO onaylı Kula–Salihli Global Jeoparkı içinde yer alan peri bacaları, jeolojik miras ve kültürel dokusuyla Kapadokya’ya benziyor, bu nedenle “Kuladokya” olarak anılıyor. Volkanik tüf ve bazalt kayaların binlerce yıllık aşınmasıyla oluşan bacalar, inanılmaz güzellikte bir görünüme sahip. Bölge, doğa tutkunları ve jeoloji meraklıları için adeta bir cazibe merkezi diyebiliriz. Rehberimizin verdiği detaylı bilgileri dinleyip, fotoğraflarımızı aldıktan sonra otobüsümüze binerek jeoparkın volkan konileri, lav akıntıları ve bazalt sütunlarını kapsayan Kula Volkanik Parkı’na yani Divlit Tepesi ve çevresine doğru ilerliyoruz.

KULA-SALİHLİ UNESCO GLOBAL JEOPARKI
Yazımın girişinde de bahsettiğim gibi 2013’te Avrupa Jeopark Ağı ve UNESCO destekli “Küresel Jeopark Ağı”na dahil edilen ülkemizin ilk jeopark adayı Kula’ya, 2015’te Salihli ilçesi de dahil edilerek alan genişletilmiş ve bugünkü yaklaşık 2.320 kilometrekarelik geniş kapsamlı jeopark ortaya çıkmış.
25 bin yıl önce oluşmuş bu volkanik alan hakkında bilgi sahibi olabilmek için bölgedeki dokuya zarar vermeden düzenlenen yürüyüş yolları ve ahşap köprüler sayesinde 2,7 kilometrelik kısmı rahatlıkla yürüyoruz. Yörede “divlit” adı verilen volkan konilerini, lav mağaralarını inceliyor, rehberimizden bölgenin jeolojik tarihine dair detayları öğreniyoruz.
Jeoparkta ayrıca müze işlevi gören, tanıtım ve sergi alanı olarak hizmet veren bir ziyaretçi merkezi yer alıyor.

Burada jeoparkın oluşum süreci, volkanik yapılar ve peri bacaları, fosil insan ayak izleri ve bölgedeki jeolojik miras hakkında tüm detayları anlatan görsel ve basılı materyaller bulunuyor. Ziyaretçi merkezindeki materyalleri inceledikten sonra otelimize dönüyoruz. Ertesi sabah son ziyaretimiz Sardes Antik Kenti, bugünkü adıyla Sart.

SARDES (SART)
Antik Lidya’nın Manisa ve Uşak’ı içine alan bölgede kurulduğunu okul bilgilerimizden anımsıyoruz. M.Ö. 7. yüzyılda Kral Kroisos (Karun) dönemindeki zenginliği ile anılan bölge, dünyada ilk madeni paranın basıldığı yer olarak biliniyor. Lidya Krallığı’nın başkenti ise Salihli’nin kuzeybatısında Kurşunlu Kaplıcaları ve Gediz Ovası yakınlarında konumlanan Sardes (Sart)…
Pers, Helen, Roma ve Bizans dönemlerinde de önemini koruyan Sardes, günümüzde hem arkeolojik kalıntıları hem de termal turizmi sayesinde bölgenin en önemli merkezlerinden biri olmaya devam ediyor.

Artemis Tapınağı, Gymnasium, Sinagog ve Roma dönemi kalıntılarıyla adeta bir açık hava müzesi niteliğinde olan bölge; 2025 yılında “Sardes ve Bin Tepeler Lidya Tümülüsleri” ismiyle UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınmış.
3.500 yıllık bir geçmişe sahip olan Sardes’te Lidya’nın zenginliği, Roma’nın ihtişamı ve Bizans’ın izleri yan yana duruyor. Bu çok katmanlı miras, Anadolu’nun kültürel mozaiğinin en değerli örneklerinin biri; kıymetini bilelim.
Sardes Antik Kenti’ni etraflıca gezdikten sonra, gezi rotamızı tamamlıyor ve İzmit’e doğru yola çıkıyoruz…
Bu kadar kapsamlı bir coğrafyayı, rehber eşliğinde de olsa 3-4 günde gezmek ve birkaç sayfaya sığdırmak elbette çok zor. Zaten gezi programımızda olduğu halde yakınına kadar gittiğimiz Uşak’ın Ulubey ilçesinde yer alan Blaundus Antik Kent’ini zaman yetmediği için gezemedik.
Seyahat etmeyi seviyor, kültür gezileri ilginizi çekiyor ve nereye gideceğinize karar veremiyorsanız; Uşak ve Manisa’yı planlarınıza almanızı tavsiye ederim. Bu muhteşem kültür gezisini düzenleyen KODOSK yöneticilerine, bize yöreyi en ince ayrıntısına kadar anlatmak için gayret eden rehberlerimiz; Hülya Gürcü ve Hüseyin Elçi’ye, birlikte çok güzel vakit geçirdiğimiz gezi arkadaşlarımıza ve emeği geçen herkese çok teşekkür ederim. Başka bir gezi yazısında buluşmak üzere, seyahatle kalın…
















