Kolaycılığın faturası: Yaşam hakkı ihmallerin kurbanı olamaz

Türkiye’de yerel yönetimler uzun yıllardır altyapı, imar ve bütçe planlaması gibi alanlarda sınav verirken, bugün insanlığın ve vicdanın en temel sınavıyla karşı karşıya: Sokak hayvanlarının yaşam hakkı. Yıllardır yapılması gereken kitlesel kısırlaştırmayı, aşılamayı ve denetimli rehabilitasyon süreçlerini aksatan anlayış; biriken ihmallerin faturasını sokaktaki savunmasız canlara kesme eğiliminde. Bazı belediyelerin “ötenazi” veya halk arasındaki adıyla “uyutma” yöntemini bir nüfus planlama aracı olarak masaya sürmesi, yalnızca bilimsel bir akıl tutulması değil, aynı zamanda idari bir sorumluluk kaçışıdır.
Tıbbi bir terim olan ötenazi, çaresiz acılar çeken ve iyileşme ihtimali bulunmayan canlılar için istisnai bir hekimlik kararıdır. Bu kavramı kılıf yaparak sağlıklı, tek kabahati dünyaya sahipsiz gelmek olan hayvanları yok etmeye girişmek, hiçbir idari gerekçeyle meşrulaştırılamaz. Bir kenti yönetmeye talip olanların görevi, sorunları yok ederek değil, çözerek yönetmektir. Popülasyonu itlafla kontrol altına almaya çalışmak; hem 1910 Hayırsızada faciasından bu yana toplumsal hafızada silinmeyen vicdani yaraları yeniden kanatmakta, hem de bilimsel gerçekleri hiçe saymaktadır.

VİCDANI KANAYAN TOPLUM
Bugün gelinen noktada zafer nidalarıyla sunulan bir başka yanılsama ise toplama operasyonlarıdır. “Köpeklerin yüzde 80’ini topladık, sokaklar temizlendi” propagandası yapanlara sormak gerekir: “Gerçekten sokaklar güvenli oldu mu?” Bir kentin güvenliği; masum canlıları bilinmezliğe, ölüm kamplarına veya ötenazi masalarına göndererek sağlanamaz. Kırsala atılan, açlıkla vahşileştirilen ya da kapalı kapılar ardında yok edilen canların yokluğu, arkasında huzurlu bir toplum değil; vicdanı kanayan, komşusuyla kavgalı, paranoyak ve şefkat duygusunu yitirmiş bir şehir kültürü bıraktı. Üstelik kaçak üretim, terk edilmeler ve denetimsizlik sürdüğü müddetçe, boşaltılan sokakların yarın yeniden dolacağını bilmek için uzman olmaya dahi gerek yok. Güvenlik, yaşamı yok ederek değil; liyakatle, denetimle ve bilimsel yöntemlerle inşa edilir.

İTLAF, POPÜLASYONU AZALTMAZ
Dünya Sağlık Örgütü ve uluslararası veteriner hekim odalarının yıllardır altını çizdiği gerçek son derece yalındır: İtlaf, popülasyonu azaltmaz; yalnızca geçici bir boşluk yaratır. Sürdürülebilir ve etik olan tek yöntem; seferberlik ruhuyla yürütülecek kısırlaştır-aşılat-yerinde yaşat modelidir. Kaçak üretimi denetlemeyen, merdiven altı ticaretin önünü kesmeyen ve bütçesinde rehabilitasyona pay ayırmaktan kaçınan yerel yöneticilerin “başka çaremiz kalmadı” bahanesi inandırıcı değildir.
Şehirler sadece oylarıyla sandığa giden seçmenlerin değil, sokak lambalarının altında ısınmaya çalışan o sessiz sakinlerin de yuvasıdır. Bir belediyenin medeniyet çıtası, döktüğü betonun hacmiyle değil; sokaklarındaki en savunmasız canlıya gösterdiği adaletle ölçülür. Çözüm bellidir: Bütçeyi ölüme değil, hayata ayırmak; enjektörün ucuna zehri değil, aşıyı ve kısırlaştırmayı yerleştirmektir. Yaşatmak bir lütuf değil, kamusal ve ahlaki bir mecburiyettir.

Yorum yap

Sonraki Yazı Yükleniyor...
Yükleniyor

Signing-in 3 seconds...

Signing-up 3 seconds...