İlk Temasın Hatırlattıkları

Merhaba, Bu satırlar Kocaeli Life’taki ilk yazım. Uzun zamandır zihnimde ve defterlerimde dolaşan bazı düşünceleri, burada sizinle paylaşmak istedim. Hayatın hızında fark etmeden geçtiğimiz, ama bedenimizin unutmadığı yerlere birlikte bakmayı niyet ediyorum. Bu köşede büyük cevaplar vermekten çok, küçük duraklar açmak istiyorum. İnsana, hayata ve kendimize biraz daha yakından bakabileceğimiz duraklar…

İnsan dünyaya geldiğinde ilk neyi öğrenir diye sorulduğunda, çoğumuz konuşmayı, yürümeyi, bakmayı düşünürüz. Oysa bunların hepsi sonradır. İnsan, dünyaya geldiğinde ilk olarak teması öğrenir.
Bir tenin başka bir tene değmesini. Sıcaklığı. Kokuyu…
Bu bilgi, kelimelerden önce yerleşir. Beyinden önce bedene yazılır.
Anadolu’da yüzyıllar boyunca yeni doğan bir bebeğin etrafında kurulan o sessiz çember, bunun en sade göstergesidir. Bebek aceleyle dünyaya bırakılmazdı. Önce sarılırdı. Önce ısıtılırdı. Önce beklenirdi. Çünkü atalarımız, insanın dünyaya uyum sağlamasının zaman istediğini bilirdi. Bu bir gelenek değil, beden bilgisiydi.

Kadim uygarlıklarda da aynı anlayışa rastlarız. Toprak ana anlatıları, koruyucu figürler, doğurganlık mitleri… Hepsi insanın dünyaya sert bir boşluğa değil, korunarak geldiğini anlatır. İnsan yavrusu zayıftır ama yalnız değildir. Güç, ilk anda değil; tutulduğunu hissettikten sonra gelir.
Bugün modern bilim de bunu başka kelimelerle söylüyor. Temasın sinir sistemini sakinleştirdiğini, kokunun hafızaya doğrudan gittiğini, bedenin güvenle gevşediğini biliyoruz. Ama bu bilgiler yeni keşifler değil. Yeni olan, bu bilgileri hayatın hızında kaybetmiş olmamız.
Bugün bir koku ansızın içimizi yumuşattığında, birine sarıldığımızda omuzlarımız indiğinde ya da sıcak bir duşta nefesimiz derinleştiğinde şaşırıyoruz. Oysa bedenimiz şaşırmıyor. O sadece bildiği yere dönüyor.

Günümüz insanı çoğu zaman kelimelerle toparlanmaya çalışıyor. Konuşarak, anlatarak, açıklayarak… Oysa bazı hâller vardır ki söz yetmez. Orada temas gerekir. Sessiz bir yakınlık, tanıdık bir koku, bedenin “tamam” dediği bir an.
Belki de bu yüzden, ne kadar ilerlersek ilerleyelim, zorlandığımızda hep aynı yerlere dönüyoruz. Çocukluğumuzun kokusuna, tanıdık bir sese, güven veren bir dokunuşa. Bu bir geriye dönüş değil. Bu, en başta öğrendiğimiz şeyi hatırlama çabası.
Toparlanmak dediğimiz şey her zaman ileri gitmek değildir. Bazen durmak, bazen yavaşlamak, bazen de bedenin bildiği yere yeniden yaklaşmaktır. Çünkü insan, dünyaya ilk geldiği hâli tamamen kaybetmez. Sadece üstünü örter.
Ve belki de en çok ihtiyacımız olan şey, yeniden tutulmak değil; tutulduğumuzu hatırlamaktır.

Yorum yap

Önceki Yazı

Sonraki Yazı

Sonraki Yazı Yükleniyor...
Yükleniyor

Signing-in 3 seconds...

Signing-up 3 seconds...