Bir şehri ikinci kez keşfetmek: LONDRA

Geçtiğimiz yıl Esin Alçıoğlu’nun Londra izlenimlerini sizlerle paylaşmıştık. O yazıda, bir gün bu şehre tekrar dönme dileğini de not düşmüştü Esin Alçıoğlu. İşte o dilek gerçek oldu!
Eşi Hüseyin Alçıoğlu ve oğlu Arel ile birlikte Londra’ya yeniden adım atan Esin Alçıoğlu, bu kez şehri çok daha farklı bir gözle keşfetti. Regent’s Park’tan Notting Hill’e, Warner Bros. Harry Potter Stüdyoları’ndan Borough Market’e uzanan duraklarla dolu bu gezi yazısında hem tarihi hem modern yüzüyle Londra’nın büyüsüne tanık olacaksınız.
Sokaklarında yürürken bir yandan edebiyatın, tarihin ve popüler kültürün izlerini; diğer yandan da şehrin çok kültürlü mutfağının çeşitliliğini hissedeceksiniz. Esin Alçıoğlu’nun gözlemleri, Londra’yı sadece anlatmakla kalmıyor, adeta sizi de o sokakların içine davet ediyor.
Keyifli okumalar!

“Londra gerçekten çok büyük ve görkemli bir şehir. Bir kez gitmek asla yetmez; bu yüzden şimdiden tekrar gitmeyi arzuladığımız bir yer olarak anılarımızda kaldı. Belki bir dahaki sefer, müzeleri görmüş olmanın rahatlığıyla şehrin tadını daha çok çıkarabiliriz. Umarım yazımın ikinci serisi de o olur.”
Sıkı Kocaeli Life takipçileri bu cümlelerimi geçen yıldan hatırlıyor mu? Londra izlenimlerimi anlattığım yazımı böyle noktalamıştım. Dileğim gerçek oldu; Londra ile bir kez daha buluştuk. Ve dediğimi yaptım: Bu kez sokaklarını daha çok keşfettim, Londra’yı daha derinden hissettim. Umarım bu duyguları size de aktarabilirim.
Bu sefer Regents Park yakınlarında bir otelde konakladık. Arel, parkın içindeki okuluna yürüyerek gitti. Biz ise anlatacağım yerleri uzun yürüyüşlerle ya da geçen yılki gibi Uber kullanarak keşfettik. Aslında metro sistemi çok pratik denilse de henüz bir Londralı gibi metroya geçiş yapmadık.

REGENT’S PARK VE BAKER STREET
Londra’nın en önemli parklarından biri olan Regent’s Park; Regent’s College ve ünlü Londra Hayvanat Bahçesi’ne ev sahipliği yapıyor. Şehrin merkezindeki bu büyük parkın hemen karşısında ise Sherlock Holmes Müzesi bulunuyor. Bu yıl “müze yok” desek de böylesine ikonik bir yapının önünde elbette vakit geçirdik.
Baker Street ise Londra’nın simgelerinden biri. Sherlock Holmes’un hayali evi 221B numarasıyla edebiyat tarihine geçmiş; sokak tabelasından heykeline, müzesinden metro istasyonuna kadar bu ünlü dedektifle özdeşleşmiş. Metro çıkışında ziyaretçileri karşılayan Sherlock Holmes heykeli ve istasyondaki tabelalarda yer alan dedektif silueti, bu atmosferi daha da güçlendiriyor.
Kurgusal bir karakterin gerçek bir semte böylesine güçlü bir iz bırakması, Baker Street’i yalnızca Londra’nın değil; edebiyat ve popüler kültür meraklılarının da vazgeçilmez bir buluşma noktası haline getiriyor.

HARRY POTER WARNER BROS. STÜDYOLARI
Geçen yıl bilet bulamadığımız stüdyo turu için bu kez işi şansa bırakmadık ve tam üç ay önceden biletlerimizi aldık. Buna rağmen yalnızca iki bilet bulabildiğimiz için maalesef eşim Hüseyin bize katılamadı. Eğer sizin de böyle bir hayaliniz varsa, biletleri garantiye almak için en az altı ay öncesinden almanızı tavsiye ederim.
“Değdi mi?” diye soracak olursanız, açıkçası ben bir Harry Potter hayranı olmadığım için çok da özel bir anlam taşımadı. Ancak Arel ve arkadaşları için adeta bir rüyaydı. Warner Bros. Stüdyoları’nın düzenlediği bu turda Harry Potter filmlerinin çekildiği setleri, kullanılan kostümleri, efsanevi eşyaları ve maketleri görmek mümkün. Diagon Yolu’nda yürüyebilir, Platform 9¾’ten trene binebilir hatta Dumbledore’un odasını gezebilirsiniz.
Üstelik ziyaretçilere filmin içindeymiş gibi hissettiren fotoğraf ve video çekim imkânları da sunuluyor. Özellikle Harry Potter dünyasının büyüsüne kapılmış olanlar için eşsiz bir deneyim…

TRAFALGAR MEYDANI
Londra’nın en ünlü ve en büyük meydanlarından biri olan Trafalgar Meydanı, şehrin kalbinde yer alıyor. Yüzyıllardır buluşmaların, kutlamaların ve önemli anların adresi olan bu meydan, Orta Çağ’dan günümüze kadar kentin en hareketli noktalarından biri olma özelliğini koruyor. Meydanın tam ortasında yükselen görkemli anıt ise İngiltere’nin denizcilik tarihine damgasını vuran Amiral Nelson’un anısına inşa edilmiş. Bugün Trafalgar Meydanı yalnızca tarihi ve mimarisiyle değil, aynı zamanda sokak sanatçılarından kültürel etkinliklere kadar her an canlı kalan atmosferiyle de Londra’nın ruhunu yansıtan simgelerden biri.

BOROUGH MARKET
Borough Market hem toptancıların hem de perakendecilerin buluştuğu özel bir pazar. “Pazar mı gezdin?” diye sorabilirsiniz ama burası bilindik pazarlardan çok farklı… Kökeni 12. yüzyıla uzanıyor, bugün gördüğümüz binalar ise 1850’lerde inşa edilmiş. Aradan geçen yüzyıllara rağmen pazar hâlâ yerel lezzetlerin satıldığı canlı bir durak olmayı sürdürüyor.
Burada hem tarihin izlerini sürebilir hem de çeşit çeşit yiyecek ve içeceklerle kendinizi şımartabilirsiniz. Ancak yoğun saatlerde bölgeye inen kalabalık nedeniyle dolaşmak oldukça güçleşiyor; öyle ki kimi zaman adım atacak yer bulmak neredeyse imkânsız hale geliyor. Bu yüzden yemek için burayı önermek pek mümkün değil. Özellikle küçük çocuklu aileler için pek uygun bir adres sayılmaz.
Pazarın tam karşısında ise ayrı bir hazine gizli: The George. 1676’dan bu yana aynı kalitede hizmet veren bu tarihi meyhane, Orta Çağ geleneğini günümüze taşıyor. Hem keyifli bir mekân hem de bir sanat galerisi olan The George, mutlaka ziyaret listenizde olmalı.

NOTTHING HILL
Fotoğraflık kafelere uğramayı, rengarenk evleri görmeyi, şirin antikacıları gezmeyi, sokak lezzetlerini tatmayı seviyorsanız, doğru adrestesiniz. Londra’nın en prestijli semtlerinden biri olan Notthing Hill, adını her yıl ağustos ayında düzenlenen “Notting Hill Festivali”, ikinci el giysi ve antika eşyaların satıldığı “Portobello Road Market” olarak bilinen sokak pazarı ve 1999 yapımı “Notting Hill” filmiyle duyurdu. Yazar George Orwell’ın da evinin bulunduğu bölge görkemli Victoria evleri, özel butikleri ve seçkin restoranlarıyla Londra’nın en gözde moda duraklarından biri olarak öne çıkıyor.

BATTERSEA PARK
Thames Nehri’nin güney kıyısında, Chelsea’nin tam karşısında yer alan Battersea Park, 1858 yılında kapılarını açmış. Geniş yeşil alanları, göletleri ve spor kompleksleriyle bir günü keyifle geçirebileceğiniz huzurlu bir kaçış noktası.
Geçmişte bu bölge; tarlaların yanı sıra nehir kıyısına sıralanmış sanayi tesisleri, iskeleler, çömlek atölyeleri, bakır fabrikaları, kireç ocakları, kimya tesisleri ve giderek artan demiryollarıyla biliniyordu. Bugün ise bölgenin en dikkat çekici noktası, eski Battersea Elektrik Santrali’nin dönüştürüldüğü dev alışveriş merkezi. Mimari açıdan sıra dışı olan bu yapının içinde dünyaca ünlü şef Gordon Ramsay’in restoranı da bulunuyor.
Ayrıca Battersea Park, 2015 ve 2016 yıllarında FIA Formula E Dünya Şampiyonası’nın Londra ayağı olan Londra ePrix yarışlarına da ev sahipliği yaparak tarihe geçmiş bir mekân.

THE PROSPECT OF WHITBY
Londra’nın doğu yakasında, Tower Hamlets semtinde, Thames Nehri’nin kuzey kıyısında yer alan The Prospect of Whitby, şehrin en eski nehir kenarı meyhanelerinden biri olarak biliniyor. 1520’lere kadar uzanan tarihiyle burası, geçmişin izlerini hâlâ taşımaya devam ediyor.
Terasında oturup Thames’in manzarasına karşı bu tarihi solumak, yanında lezzetli sandviçlerden tatmak ve içkinizi yudumlamak gerçekten unutulmaz bir deneyim sunuyor.

St PANCRAS ULUSLARARSI TREN İSTASYONU
Otel yolunda her gün önünden geçtiğim ve tamamen ihtişamının cazibesine kapılıp içeri girdiğim bu yapıya sadece tren istasyonu demek haksızlık olur. Camden semtinde, Euston Caddesi’nin yanında yer alan St Pacras İstasyonu, uzun bir süre “demiryollarının katedrali” olarak anılmış. İçinde ayrılığı simgeleyen devasa bir heykel ve etrafında yer alan kafeleriyle tesadüfen keşfettiğim bu mekan mutlaka gezi listesine alınmalı.

COVENT GARDEN
İstasyondan sonra uzun ama keyifli bir yürüyüşün ardından Covent Garden’a ulaşabilirsiniz. Londra’nın canlı sokaklarından yürürken birden karşıma çıkan bu taş döşeli meydan, bana zamanda yolculuğa çıkmışım gibi hissettirdi. Covent Garden’a ilk adım attığım an, şehrin karmaşasından kopup bambaşka bir atmosfere girdim sanki. Bir zamanlar Londra’nın sebze-meyve pazarı olan Covent Garden’da hayat, 17. yüzyıldan beri hareketli. Bugün ise geçmişini koruyarak modernleşmiş, şehrin en canlı ve en yaratıcı bölgelerinden biri haline gelmiş. Her köşesinde bir hikâye, her sokakta farklı bir enerji var. Üstelik sadece turistler değil, yerli halk da bu bölgeyi adeta bir buluşma noktası olarak görüyor.

LONDRA’DA YEME-İÇME
Londra, sadece klasik İngiliz lezzetleriyle değil, çok kültürlü mutfağıyla da öne çıkan bir şehir. Fish&chips, İngiliz kahvaltısı ve sunday roast gibi geleneksel tatlar hala popülerliğini korurken, şehrin dört bir yanına yayılan Hint, Çin, Ortadoğu ve Avrupa mutfakları sayesinde her damak zevkine uygun lezzetler bulmak mümkün.
Borough Market gibi açık hava pazarlarında taze ve yerel ürünler bulabilir, Brick Lane’de baharatlı bir curry tadabilir veya Soho’da ramen ile gününüzü güzelleştirebilirsiniz. Zincir kahveciler neredeyse her köşe başında olsa da son yıllarda bağımsız kafeler ve üçüncü nesil kahveciler oldukça revaçta.
Londra’da fiyatlar zaman zaman yüksek gelse de marketlerden alabileceğiniz sandviçler ya da sokak lezzetleriyle bütçenizi zorlamadan doyurucu alternatifler bulabilirsiniz. Kısacası, Londra’da aç kalmak zor; asıl mesele ne yiyeceğinize karar vermek… Ama ille de bir öneri isterseniz bu kez aklımda kalan bir restoranı paylaşmak isterim. Birkaç yıldır üst üste İngiltere’nin en iyi ve en misafirperver restoranı seçilen “Happy” sizi pişman etmez.
Londra’dan ayrılırken geriye sadece fotoğraflar değil, her köşe başında duyduğum müzik, Thames kıyısında hissettiğim rüzgâr ve Covent Garden’daki kahkahalar kaldı. Bu şehir, insanı sadece gezdiren değil, ister istemez içine çeken bir yer. Benim Londra yolculuğum şimdilik burada sona eriyor ama şehir, sokaklarının derinliklerinde keşfedilmeyi bekleyen daha birbirinden farklı yüzlerce hikâyeyi saklıyor. Kim bilir, belki bir gün siz de kendinizi bu hikâyelerin tam ortasında bulursunuz.

Yorum yap

Sonraki Yazı Yükleniyor...
Yükleniyor

Signing-in 3 seconds...

Signing-up 3 seconds...