
Heybetli Karpat Dağları, Gotik kaleleri ve tarihi gerçekler ile efsanelerin iç içe geçtiği Orta Çağ kasabalarıyla ünlü Transilvanya, Doğu Avrupa’nın en esrarengiz bölgelerinden biri...
Geçen sayıda arkadaşım Dr. Eda Acar ile katıldığımız Romanya Transilvanya Şatolar Turu’nun Bükreş bölümünü anlatmıştım, gezimize kaldığımız yerden devam ediyorum. Sıra, son yıllarda popülaritesi artan Transilvanya bölgesinde.
Otelimizde aldığımız kahvaltıdan sonra doğası, kayak tesisleri, kaleleri ve şatolarıyla ile ünlü Sinaia’ya gitmek üzere otobüsümüze biniyoruz. Hedefimiz şehirdeki Pelişor ve Peleş kalelerini ziyaret etmek.

SINAIA
Başkent Bükreş’ten 136 kilometre uzaklıkta, Karpat Dağları’nın eteklerinde yer alan Sinaia, Prahova eyaletine bağlı bir şehir. Romanya’nın önemli turizm ve kültür merkezlerinden biri olan şehir; tarihi yapılarının yanı sıra 2 bin metre yüksekliğindeki Bucegi Dağları, kayak tesisleri ve kış sporlarıyla da tanınıyor… Kah karla kaplı ormanları, kah yemyeşil tarlaları ve şirin köyleri geride bırakarak yaklaşık iki saat sonra Sinaia’ya varıyoruz. Şehre girdiğimizde karşımıza çıkan çoğunluğu otel, restoran ve pansiyon hizmeti veren binaların mimarisi, şehrin tarihsel kimliğini yansıtıyor. Sinaia bölgesinde ilk otel 1869 yılında yapılmış ve o tarihten itibaren aristokratların yazlık dinlenme mekanları olmuş. Rehberimiz Peleş Kalesi’ne yaklaşırken bölgenin önemli dini yapılarından biri olan 17. yüzyıldan kalma Ortodoks manastırı Sinaia Manastırı’nı anlatıyor. İçerisinde bir şapel ve müze olan manastırı gezmek programımızda yok, sadece panoramik olarak görebiliyoruz. Otobüsümüz bizi Peleş Kalesi’nin yakınındaki otoparkta indiriyor. Yazmadan geçemeyeceğim aslında “Castelul” Rumence aynı zamanda şato manasına geliyor. Dolayısıyla anlatırken binalardan şato diye bahsedersem yanlış olmaz zira savunma amaçlı değil yazlık konut olarak yapılmışlar.

PELEŞ KALESİ
Bucegi Dağları’nın eteğinde, etrafı ormanlarla çevrili vadide konumlanan Peleş Kalesi, Transilvanya (Osmanlı’da Erdel) ve Wallacia’yı (Osmanlı’da Eflak) birbirine bağlayan askeri ve ticari açıdan önemli olan geçiş yolu üzerinde yer alıyor. Romanya Kralı I. Carol’un yazlık ikametgahı olarak 1873’te yapımına başlanan görkemli binanın inşası esnasında yüzlerce usta, binlerce işçi çalışmış. 1883’te resmi olarak açılışı yapılmış ancak ek binalar, iç dizayn derken inşası 1914’e kadar devam etmiş. Kral Carol şatonun tamamlanmasına birkaç ay kala, son halini göremeden vefat etmiş (Çavuşesku da Carol ile aynı kaderi paylaşmış, parlamento binasının tamamlandığını görememiş!) 500 dönümlük bir arazinin içinde yer alan ve Avrupa’nın en çok ziyaret edilen, etkileyici şatolarından biri olan Peleş Kalesi, yalnızca bir kraliyet ikametgahı değil, aynı zamanda Romanya’nın modernleşme sembollerinden biri olarak kabul ediliyor.
Hava Bükreş’e göre oldukça soğuk ve yağmurlu. Neo-Rönesans tarzda inşa edilmiş bir yapının, saat kulesinin altındaki kemerli kapıdan kaleye çıkan ana yola giriyoruz.

Biletlerimizi aldıktan sonra -sabah saatlerinde gitmemize rağmen- yaklaşık yarım saat kadar şatonun avlusunda bekliyoruz. Şatoyu ziyaret edecek kişileri 20-25 kişilik gruplar halinde içeri alıyorlar (Biz turla gittiğimiz için araştırmadım ama sanırım bireysel olarak ziyaret edilemiyor, mutlaka bir gruba dahil olmanız gerekiyor). Yıllık ziyaretçi sayısının yaklaşık 300 bin olduğunu düşünürsek yarım saat beklemek, fazla sayılmaz. Öğle saatleri ziyaretlerinde, hele yaz aylarında bir saatten fazla bekleniyormuş. Yarım saat soğukta, yağmur altında bekledik ama iyi tarafından bakarsak bekleme esnasında Neo-Rönesans tarzında yapılan binanın girişindeki avluya bakan duvarlarındaki işlemeleri ve
insan figürlerini inceleme şansımız oldu.

Orta Çağ ve Rönesans döneminden esinlenerek resmedilen bu çizimler; sadece dekoratif amaçla yapılmamış aynı zamanda kralın gücünü, sanata ve bilime verdiği önemi yansıtıyormuş. Alman ve İtalyan etkileriyle süslenmiş duvarlardaki insan figürleri, Avrupa şatolarında da sıkça görülen adalet, devlet, akıl, sanat vb. gibi soyut kavramların simgelerle yani alegorik anlatımına örnek. Böylece şatonun ihtişamı vurgulanıp, Avrupa kültürüne entegre olduğu mesajı veriliyor. Binanın dış görüntüsünün ihtişamı binanın içinde de devam ediyor. 3 bin 200 metrekareden fazla kullanım alanına sahip şatonun iç dekorasyonunda Kraliçe Elisabeta’nın etkisi de olmuş.


ŞATONUN İÇ DEKORASYONU
Avrupa’nın farklı bölgelerinden getirilen tablolar, heykeller ve dekoratif sanat eserleriyle dolu olan şatoda; Osmanlı, Fransız, İtalyan, Arap, Hint vb. kültürlere ait eşyalarla döşenmiş odalar, gizli geçide sahip zengin bir kütüphane, müzik odaları, konser salonu, 14.-19. yüzyıldan kalma silah ve heykellerin bulunduğu büyükçe bir salon, misafir odaları vb. bulunuyor. Ünlü ressamların tablolarını saymazsak, şatonun en önemli parçası; Avusturyalı bir ustanın tek parça ahşaptan yaptığı, muhteşem işçiliği ile dikkat çeken döner merdiven diyebiliriz. Fakat dönemi düşünürsek şatonun elektrik ve merkezi ısıtma sistemine sahip ilk Avrupa şatosu olması da oldukça önemli.

Şato Romanya’nın modernleşme sürecinin ve kraliyet ihtişamının simgesi ama oymalı koyu ahşaplar, varaklar ve kadifelerle süslenmiş odalar ve salonlar; her biri sanat eseri olan devasa vitraylı pencereler ve tavanlara rağmen kasvetli ve karanlık. Belli bir zaman sonra oymalar, varaklar İnsanın üstüne üstüne geliyor. Odaların çoğu ziyarete kapalı olmasına rağmen şatoyu gezmek bir- bir buçuk saat sürüyor.

ŞATONUN BAHÇESİ
Alegorik heykeller, çeşmeler ve yürüyüş yollarıyla düzenlenmiş bahçe, sadece bir peyzaj harikası değil adeta bir açık hava müzesi ancak gezmek için zamanımız yok. Birkaç kare fotoğraf alarak, 100 metre ilerideki Pelişor Kalesi’ne doğru yürüyoruz.

PELİŞOR KALESİ
Peleş Kale kompleksinin bir parçası olan Pelişor Şatosu, 1903 yılında Kral I. Carol tarafından gelecekteki kral Ferdinand ve eşi Marie için inşa ettirilmiş. Art Nouveau tarzında inşa edilen, ahşap işçilikleri ve vitraylarıyla öne çıkan gösterişli şatoyu dışarıdan fotoğrafladıktan sonra, Bran Kalesi’ne gitmek üzere otobüsümüze biniyoruz.

BRAN KASABASI
Transilvanya denilince akla en çok sisli ormanlar, uluyan kurtlar ve “Drakula efsanesi” geliyor nedense. Oysa bölge muhteşem bir doğaya, Orta Çağ’a ışınlanmış gibi hissedeceğiniz kasabalara ve her biri farklı mimari ve tarihsel öneme sahip onlarca kaleye sahip. Bölgedeki en ünlü kalelerden biri de şüphesiz Drakula’nın yaşadığı varsayılan Bran Kalesi.
Braşov iline bağlı küçük bir kasaba olan Bran’da yer alan kale, Peleş Kalesi’nden 50 kilometre uzaklıkta. Yaklaşık 1-1,5 saat süren bir yolculuktan sonra Bran Kasabası’na varıyoruz.

Kaleye çıkmadan önce rehberimiz yemek molası ve kasaba meydanını dolaşmamız için serbest zaman veriyor. Bran, ziyaretçilerine masalsı bir atmosfer sunan, Romanya’nın en turistik lokasyonlarından biri olduğundan her mevsim kalabalık. Hediyelik eşya, yerel yiyecek ve içecek stantları, kafe ve restoranlar tıklım tıklım dolu. Eda ile nispeten boş olan bir restorana girip, yöresel bir şeyler atıştırmaya çalışıyoruz ama garson kız “Romenler misafirperverdir” sözüne pek uymuyor; “suratı sirke satıyor” sözü sanki onun için söylenmiş, zoraki çalışıyor! Bir başka sorun ise diğer kafe ve restoranları bilmiyorum ama tesiste tek tuvalet var ve hijyen standartlarına maalesef uygun değil. Bu durumu özellikle yazdım ki gittiğinizde şaşırmayın!
Serbest zaman bitince, toplanıyoruz ve taş yoldan korku filminden fırlamış gibi duran Bran Kalesi’nin gotik siluetine doğru yürümeye başlıyoruz.

BRAN KALESİ
Karpat Dağları’nın eteğinde, tarihi gerçekler ve efsanelerin iç içe geçtiği kale, 14. yüzyılda inşa edilmiş. Kale, Drakula ile anılsa da Vlad Tepeş’in burada yaşadığına dair kesin bir kanıt yok. Eflak uç beyi olan Vlad Tepeş’i biz tarih kitaplarından Kazıklı Voyvoda* olarak biliyoruz. Osmanlı’nın başına bayağı dert olan, binlerce insanı kazığa oturtup, akan kanlarını fıçılarda biriktirip içtiği rivayet edilen Vlad, Eflak Kralı’nın oğlu… Vlad ve kardeşi Radu, Osmanlılar tarafından çocukken devşirilmek üzere rehin alınır. Şehzadelerle birlikte eğitilen kardeşlerden Radu Osmanlı yanlısı bir hükümdar olurken, Vlad Osmanlı düşmanı olur ve hem kardeşiyle taht kavgasına girişir hem de Osmanlı’ya meydan okur. Bölgede yaşayan halkı ve Fatih Sultan Mehmed’in yolladığı elçileri ve askerleri kazığa oturtur. Aşırı şiddet yanlısı, acımasız biri olan Vlad Tepeş, İrlandalı yazar Bram Stoker’ın 1897’de yazdığı belki de tüm zamanların gotik karakteri olan ‘Vampir Drakula’ya ilham olunca, Bran Kalesi de popüler olur.

SAVUNMA AMAÇLI
Osmanlılara karşı savunma amaçlı inşa edilen kaleye uzun taş basamaklı bir merdivenle giriliyor. Burada da kuyruk var, kaleye girebilmek için yine sıra bekliyoruz. Kalede 57 oda ve gizli geçitler bulunuyor. Odaların tamamı ziyaretçilere açık değil zaten açık olanları gezmek bile saatlerce sürüyor. Dört kattan oluşan kalede, üst katlara çıkan merdivenler çok dik ve dar. Sebebi herhangi bir saldırı esnasında, içeriye girenler olursa, ilerlemelerini engellemek içinmiş. Klostrofobiniz varsa bu karanlık ve dik merdivenleri tırmanmanızı pek tavsiye etmem. Kalede bulunan odaları gezerken, dönemi yansıtan el oyması mobilyalar ile döşenmiş, şömineli oturma, yemek ve yatak odaları karşınıza çıkıyor. Bazı odalarda modern dokunuşlar görüyorsunuz.

KRALİÇE MARIE’NİN KALEYE KATKILARI
1920’de kale, Braşov Belediye Meclisi tarafından Romanya Kraliçesi Marie’ye hediye edilmiş. Kraliçe, kaleyi restore ederek yazlık konut olarak kullanmış. Dolayısıyla bazı odalarda kraliçenin katkılarını, dokunuşlarını görebiliyorsunuz. Kale bu dönemde kraliyet ailesinin sadece yazlık evi değil aynı zamanda kültürel bir merkez haline gelmiş. Ziyaretçiler tarafından en çok ilgi çeken odalar arasında Orta Çağ silahlarının, zırhların sergilendiği salon, İşkence aletlerinin sergilendiği salon -orayı ziyaret etmek istemedim- ve Drakula temalı odayı sayabilirim.


DRAKULA TEMALI ODA
Odalardan biri Drakula romanıyla bağlantılı olarak tematik şekilde düzenlenmiş. Vampir kostümleri, ürkütücü objeler, tablolar, hikaye panoları ile döşenmiş. Video gösterileri vb. sergileniyor. Kalenin en üst katında seyir platformu bulunuyor.

Buradan kasabayı panoramik olarak görebiliyorsunuz. Ayrıca kalede su kuyusunun bulunduğu bir avlu bulunuyor.

ALIŞVERİŞ
Bran Kalesi ve meydandaki hediyelik eşya satan küçük dükkanlardan alınabilecek hediyelikler benim için Romanya’ya özgü el sanatlarının işlendiği tekstil ve seramikler idi ama takdir edersiniz ki en popüler hediyelikler “Dracula” temalı olanlar. Magnet, kupa, tişört, şapka kısacası aklınıza gelebilecek her objede vampir tema ve figürleri görebiliyorsunuz. Şehri anımsatacak birkaç obje ve tişört aldıktan sonra Braşov’u ziyaret etmek üzere yola çıkıyoruz.

BRAŞOV
Karpat Dağları ve dağ köyleri manzarası eşliğinde, sonsuzmuş gibi görünen ormanların içinden geçerek yarım saat sonra Braşov’a varıyoruz. Braşov ilinin idari merkezi olan şehir, tarih boyunca bölgenin ticaret ve kültür merkezi olmuş. Günümüzde, Orta Çağ’dan kalma mimarisi ve Bran Kalesi’ne yakınlığı nedeniyle Drakula efsanesiyle anılıyor. Braşov tarihi bir şehir olmasının yanı sıra aynı zamanda Sinaia gibi Romanya’nın en ünlü kış sporları destinasyonlarından biri. Otobüsümüz bizi şehrin merkez meydanı olan Konsey Meydanı’na (Piata Sfatului)yakın bir yerde indiriyor. Rehberimiz iki saatlik serbest zaman veriyor. Bu kadar zamanda şehri keşfetmek mümkün değil ama hiç yoktan iyidir.

KONSEY MEYDANI
Şehrin kalbinde yer alan meydan; pastel renkli, yüksek çatılı estetik binalarla çevrili. Günümüzde kafe, restoran ve butik olarak hizmet veren yapılar oldukça bakımlı gözüküyor. Meydanın ortasında 15. yüzyıldan kalma belediye binası (Council House) konumlanmış. Biz Eda ile ilk önce meydanın hemen karşısında yer alan güzel bir kitabevine giriyoruz.

Kitabevi o kadar güzel ki hiç çıkmak istemiyoruz ama zaman yok! Aslında şehirde görülecek birçok nokta yürüme mesafesinde ve 1-2 günde şehrin önemli yerlerini keşfetmek mümkün. Bize ayrılan serbest zamanda şehri tanımak istiyoruz. Kitabevinden çıkıp meydanın diğer tarafında bulunan Kara Kilise’yi görmeye gidiyoruz.

KARA KİLİSE
14. yüzyılda inşa edilen kilise, Transilvanya’daki en büyük Gotik yapıymış. 1689’da çıkan büyük yangında kilisenin duvarları islendiği için Kara Kilise olarak anılıyormuş. Kilisede, Osmanlı döneminden kalma halı koleksiyonu varmış ama içeri girmeyip ara sokakları dolaşmayı tercih ediyoruz. Dolaşırken Braşov’da doğan ünlü sanatçıların ve müzisyenlerin doğdukları evlere, tüccarların kaldıkları hanlara rastlıyoruz. Birkaç butik gezip, Avrupa’nın en dar sokaklarından biri olan ünlü Strada Sforii’yi Google haritalar yardımıyla buluyoruz.

STRADA SFORII
Aslında zamanında yangın söndürme ekiplerinin geçişi için inşa edilen bu dar geçit, ilerleyen zamanlarda yerel halkın ve turistlerin notlar ve grafitiler eklemesiyle, herkesin ziyaret ettiği ünlü bir açık hava defteri haline gelmiş. Buraya kadar gelmişken, ziyaret etmesek olmazdı. Ayaküstü atıştırmalık bir şeyler almaya çalışırken bize ayrılan zamanın dolduğunu fark edip, koşarak meydana geri dönüyoruz. Otobüsü beklerken karlı ve sisli Tampa Tepesi’ndeki Braşov tabelasına karşı atıştırmalıklarımızı yiyoruz.

TAMPA TEPESİ
Şehrin her yerinden görülebilen meşhur Braşov tabelasının bulunduğu Tampa Tepesi tüm şehre hakim bir noktada. Teleferikle de çıkılan tepeye ‘başka bir seyahatte görüşmek üzere’ diyerek Braşov’dan ayrılıyoruz.
*Voyvoda: Askeri kumandan ya da bölge yöneticisi/prens anlamına gelen Slavca kökenli bir unvan. Hem idari hem askeri sorumlulukları olan voyvodalar, Osmanlı sisteminde sancak beyine denk gelirdi.











