Selin Söğütlügil: Türk olmak çok büyük bir nimet!

   0 Kişi Yorum Yaptı   Eklenme Tarihi: 09/03/2021
‘Atatürk ile kan bağımın olması paha biçilemez bir servettir’ diyen Selin Söğütlügil, “Türk olmak büyük bir nimet” ifadelerini kullanıyor
.stripslashes($urun->baslik).

RÖPORTAJ: BİLGE ÇOLAK

 

Atatürk’ün amcazadesi Selin Söğütlügil… Selin Söğütlügil, kıymetli bir yazar ve şu ana kadar iki şiir kitabı yayınlandı; tıpkı Atatürk gibi bir spor sevdalısı, Büyük Çin Seddi Maratonu’nda koşan ilk Türk kadın atlet ve okçuluk, yelken sporu gibi nice sporlarla ilgilenen başarılı bir sporcu; bir aktivist… Aynı zamanda vatansever, cesaretli, daima Atatürk’ün izinden giden bir cumhuriyet kadını! Babaannesi Vusat Hanım’dan Atamızı dinleyerek büyümüş. Atatürk’ün fikirleri, Türk halkı için yaptıkları büyütmüş onu… Şimdi de o anlatıyor babaannesinden dinlediklerini Türk halkına, gururla… “Atatürk’le kan bağımın olması paha biçilemez bir servettir” sözünü tekrar tekrar, gururla dile getiren ve Atatürk ile akraba olmanın çok büyük bir sorumluluk olduğunu söyleyen Selin Söğütlügil’in kıymetli sözleri ve Atatürk’ü anlatan değerli kelimeleri dolduruyor sayfaları… Keyifli okumalar efendim!

 

Atatürk ile akraba olduğunuzu kaç yaşındayken öğrendiniz ve neler hissettiniz? Aile büyüklerinizin bu konu hakkındaki duyarlılığı ve küçüklüğünüzde size aşılanan değerler nasıldı?

Ata’mızla akrabalığımı çok küçükken öğrendim. O anki duygularımı dün gibi hatırlıyorum... O yaşımda bile, bunu ilk öğrendiğimde yüreğime sanki mutluluk ve onur dolu kanatlar takıldı... Şaşırmadım hiç… Çünkü çok net ve ateşli bir vatan, bayrak ve Ata aşkı ile büyüdüm. İnanılmaz bir duygu… Her akşam ajans biter, televizyonda İstiklâl Marşı’mız çalınır veya gün içinde televizyon açılırsa, aynı şekilde İstiklâl Marşı’mız başladığında, herkes, eksiksiz, yaşlı çocuk demeden ayağa kalkar, saygı duruşu ile marşımız bitene dek ayakta durur, bazen de söylerdi. Dedemler, Bebek’te, üst katımızda oturuyorlardı. Her akşam yemeğinde ve hafta sonu yemeklerinde ailecek beraberdik. İki dedem de Kuleli Askerî Lisesi’ndendir Lisesi’nden mezundur. Büyük dedemiz Bursa Şehir Komutanıydı. Yunan istilasında son âna kadar direnmiş ve şehit düşmüş. Zaten efradımızın hepsi asker. Dedem Feridun Söğütlügil, Kuleli sonrası İstanbul Hukuk Fakültesi’ne birincilik ile girip aynı derece ile bitirdi. Cumhuriyet dönemi sonrası büyük bir hukukçu idi. Cesareti, dirayeti, adaleti ve zekâsı ile benim idolümdü. Aynı zamanda da satranç arkadaşım… Küçüklüğümden beri, senelerce, saatlerce satranç oynadık dedemle… Masmavi gözlerini bana ciddiyetle doğrultur, ”Sen Paşa’mızın soyusun, çok iyi satranç oynayacaksın! Bu, seni hayata hazırlayacak.” derdi oyun arasında... Vatan, bayrak, Ata sevgimi ve hürmetimi önce ondan, sonra babamdan aldım. Annem ise tipik bir Kafkas-Türk kadını, Kabartay boyundan, dirayetli, inanılmaz yapıcı, ruhen güçlü, şefkatli, özüne, değerlerine ve ülkesinin mahiyetine bağlı, vatan aşkı hiç sönmemiş bir cumhuriyet kadını! Annemle beraber senelerce, ellerimizde büyük Türk bayraklarımızla cumhuriyet mitinglerine katıldık... Burada aile büyüklerimin en önem verdiği, hassasiyetle dikkat edilen konu, Ata’mızla olan bu eşsiz bağın, amcazadeliğin, çok büyük bir tevazu ile yaşama geçirilmesi idi. Sadece doğal bir apolet olarak, sözel öne çıkması doğru değildi. En geçerli şekli, düşünce, eylem ve toplumumuza katkılarımızla diri diri gerçekleşmesiydi. Meslekî büyüğümüz Fellini der ki, ”Her zaman çalış, bu, ruhunuzun coğrafyasından bir selin akıp gitmesi gibidir.” Eylemlerimiz, yaşamın dinamosudur. Bu hassasiyetimiz nesiller boyu sürecek… Bizler de çocuklarımıza bunu aşılıyoruz.

 

Babaanneniz Vusat Hanım, sizinle, Atatürk ile ilgili sohbet eder miydi?

Büyükannelerim, senelerce Ata’mızla ilgili birebir yaşadıklarını, tüm tecrübelerini aktardılar. Ayrıca, o dönemde TRT’de sayın Mete Akyol’un programlarında hep Ata’mızı anlattılar. Küçüklüğümde ve genç kızlığımda Sabiha Teyze’mi (Sabiha Gökçen) tanıma şerefine eriştim. Erişkin, müthiş bir cumhuriyet kadınındaki o masum o çocuk coşkusundaki ruhu tanıma şansına eriştim, ne büyük bir nimet! O da bir araya geldiğimizde hep değerli anılarını paylaşırdı. Ayrıca, babaannem ile ilk Türk Kuşu kadınlar olarak Ankara semalarında yaptıkları uçuşlarını anlatırdı. Erbatur ve Söğütlügil ailesi olarak, büyükannelerimin kan bağı dolayısıyla böylesine yakın akrabalıklarının yanı sıra, şahsî olarak da çok yakın yaşıyorlar Ata’mıza. Gayret ve zorluklarla dolu bir yaşam hikâyesi ki, film olur… Genç yetişkinliklerinde de cumhuriyet döneminin ilk kadın Mevlevihan oluyorlar.

 

"Atatürk ile kan bağımın olması paha biçilemez bir servettir" demişsiniz bir röportajınızda. Atatürk ile akraba olmanız size bir sorumluluk yüklüyor mu?

Çok büyük bir sorumluluk bu. Yüreğimle hissettiğim tarifsiz bir duygu... Vatanım ve toplumumuz için beni eyleme sevk ettiren bir bilinç. Ata’mızın ışığında ilerleme ve hedeflerini yaşatma tutkusu…

 

Atatürk, genellikle özel yaşamını ve akrabalarını ön planda tutmuyormuş. Sizce neden böyle bir şey yapıyormuş?

Bu konuyu büyükannem anlatırdı hep. Çok önemli ve çok usturuplu bir strateji. Büyükannelerim, Ata’mızın manevi kızları gibi hep yanı başındaydı… Her devrimin öncü uygulayıcıları, şapka takan, Latin alfabesini uygulayan, modern giyinen, okuyan, THK’de planörle uçan... Her şeyleri Ata’mızın denetim ve onayındaydı; eğitimi, nişanı, evliliği, çeyizi... Dedem, babaannemi Ata’mızdan istemiş mesela... Onun vizyonu ve öngörüsüne daima hayranım. Saltanatı, veliahtlığı kaldıran, mutlakiyetin hâlâ izleriyle sürdürüldüğü meşrutiyeti yıkan, vatanına cumhuriyeti getiren çok büyük bir liderimiz var bizim… Özel yaşamını ve yakın ailesini katre afişe etmeyen, kendine ve yakınlarına dirhem hak geçirtmeyen, müthiş mütevazı ve bir o kadar da zeki ve akıllı… Hepimiz eşit bireyleriz! Hak ve hukuken kimse kimseden üstün değil! “Yöneticiler gelir, vatanına hizmet eder ve yerini yeni kuşaklara bırakır.” diyen, koltuk, iktidar ve iktidarî servet düşkünlüğüne suret-i katiyede karşı olan, kendisi ve ailesi için ayrıcalık ve iltiması bütünüyle reddeden, Dünya’ya ışığıyla doğmuş bir “eren”, adil bir büyük ruh var tarihimizde!... Onun tüm yaptıkları, tüm başardıkları; inkilâpları, laisizmi, vatandaşlık momentumu, tüm kurduğu stratejiler, adalet ve yönetim formatı, ekonomik ıslah ve sürdürülebilir ülke içi tarım, sanayi ve üretim prototipleri, kendine yetmeye fazlasıyla yetkin, Dünya’nın gıpta ettiği müthiş bir Türkiye modeli, yarattığı saygın ve tavizsiz bir dış politika, attığı bilgelik dolu adımlar... Saymakla bitmeyecek eşsiz meziyetleriyle Ata’mızı, “Ben liderim.” diyen herkes örnek almalı. Yakın ailesini ve akrabalarını ön plana çıkarmamakla çok doğru yapmış. Öne çıkardığı tüm değerlerin cumhuriyetimizin kuruluşunda bu omurgaya hizmet edecek formlarda olduğunu görüyoruz. Her bir resmin ve eylemin verdiği çok net mesajlar var… Bizim de, halkını işitsel ve görsel anlamda muasır Türkiye’nin yenilikleri ile tanıştıran ve her imajda, her söylemde hedef içerikli prototipler belirten eşsiz bir liderimiz var… Ata’mız, Dünya’nın en büyük stratejisti; sadece askerî dehası ile değil, toplumsal ve politik dehası ile de...

New York’ta, FIT’te, sonra Mimar Sinan Üniversitesi'nde okumuşsunuz. Londra'da, Regents Üniversitesi'nde, “Film-Media and Drama School”da, Senaryo ve Film Prodüksiyonu üzerine yüksek lisans yaptıktan sonra, Şimdi Oxford Üniversitesi’nde Yaratıcı Yazarlık Master’ı yapıyorsunuz. Selin Söğütlügil'i, ilerde, bir tiyatro oyununda, sinema filminde veya bir dizide görebilecek miyiz? Böyle bir projeniz var mı? Yaratmak ve okumak size ne ifade ediyor? Bu bağlamda, yaşama bakış açınız nedir?

Senarist/yazar olarak, evet, var. Üretme yetisi, bence yaşamın bize sunduğu, var oluşumuzun doruğundaki o müthiş haz! Yaratımın benlik ve tragedya duygusuyla olan direk bağı, kendiyle baş başa kalmış biz insanoğlunu yaratıcı süreçlerin içine çeker. İnsan, yaratırken kendi bilicine vakıf olur, onu yeniden bulur, varoluşçu Psikiyatr Rollo May’ın ifadesiyle, “Önce bilinçsizleşir, bu bilinçsizlik kendinden geçmenin ötesinde… Sonra ortaya çıkan, ‘kendimizle tümleşmek’tir. Yaratmak, büyük bir enerji bence, bilinçli bir itiyle sanata dönüşen bir enerji… Diğer yandan, öğrenmeye âşığım… Bunu, önce kendimi okumak, kendimi öğrenmekle yaşadım... Örnek aldığım büyük filozof Nietzsche, “Bizler, kendi yaşamımızın şairleri olmak isteriz. Bunun için ise tek bir şey gerekir; kişiliklerimize bir biçim vermek.” der. Bizler, içimizdeki hazinedeki bilgi ile doluyuz. İşte bu, o şiir için özgün bir pınar… Bu özgünlükle şekillendirdiğimizde kendimizi, ortaya aynı özgünlükte şiirler çıkıyor. İçimizdeki bilgi çok saf, çok değerli… İçsel bilgimizin idraki ve kabulü, dışsal tüm bilgiyi net almamıza, yanlışı ayrıştırmamıza, doğruyu tüm özgünlüğü ile işlememize kaynak oluyor. Hayat boyu öğrenci kalacağımı biliyorum, bilgiye merak, aldığım bilgiyi hazmetmem ve kendime uyumlandırmam bana huzur veriyor; bu, eşsiz bir doyum… Yaşama bakışım, “inançlı bir varoluşçu” penceresinden... Hayat, her hâli ile muhteşem özgün ve eşsiz! Acısı ve tatlısı ile... Yaşama inanıyorum ve onu çok seviyorum! Her sabah heyecanla kalkarım. Gülmeyin bana, bu hiç değişmedi. Yaşam çok derin, anlamlı ve bilgi dolu… Ruhumuz, beslenmek için ise hep bizi bekliyor. Duygu ve düşünce ile hissederek ve cesaretle duyarak, koşulsuz, içsel bir sevgiyle kavranmak istiyor. Böyle güçleniyor, böyle yüreklerimizde ses oluyor; yeniden yaşama karışıyor...

 

Peki tiyatro?

Tiyatro, benim için sanatların Zeus’udur! Cumhuriyet döneminde, Ata’mızın da çok önem verdiği bir sanat dalı. Muhsin Ertuğrul, Ahmet Muhip Dranas, Musahipzade Celal, Faruk Nafiz Çamlıbel, Reşat Nuri Güntekin, Nâzım Hikmet Ran, cumhuriyet döneminde tiyatromuza büyük eserler vermişlerdir.

Tiyatro, gerçekliğin içinde, bize, yaşamın tüm anlamını, vital ve en natüralist hâliyle sunan, yaşamı, içinde yaşarken, onun kültürel, atmosferik katmanlarından alıp büyülü bir realizasyon içerisine, metaforik zirvelere (zenitlere) ulaştıran ve bunu yaparken bu yolculuğa bizleri de anbean keyifle dahil eden sanatların en büyüğüdür… Jung‘un varlıksal tanımında “Animus” ve “Anima”ların birbirleriyle iç içe girişini, oyuncunun rolüyle yaşadığı sıra dışı ilişkinin “İN SİTU” naturasında buluruz kendimizi tiyatroda… Benim “edebiyat aşkımı” tetikleyen en büyük güçtü tiyatro çocukluğumdan beri… Hatta ilk izlediğim ve çok etkilendiğim eser; İonescu’nun Gergedanı idi… Annemin sanat ve tiyatro sevgisi, bizi küçük yaşlardan itibaren ayda bir-iki kere tiyatro salonlarına taşıdı. Teknoloji çağında olmamızın ise tiyatronun majisine katkısı olacağının inancındayım. Dünyanın en eski Sagalar’ından, İrlanda kökenli Ulster Saga’da çok anlamlı bir tanım vardır, “curadmir” yani şampiyonun hakkı… Ben, sanata bakış açımda tiyatroyu, “sanatın curadmiri’’ olarak görüyorum. Varoluşçuluğun büyüsü de beni bu konuda hiç yalnız bırakmıyor tabii… Berthold Brecht’in pitoreks yapısı, S. Beckett ve Chekov’un üslupları en etkilendiğim...

 

Atatürk'ün çok bilinen birçok anısı var. Peki, Ata'mızın, bizlerin bilmediği ve sizi derinden etkileyen bir anısı var mı?

O dönem, babaannem, her hafta sonu, okul çıkışı saraya gidiyor, Ülkü’ye de ablalık yapıyor... Günlerden cuma. Ata’mız, kurmayları ve birkaç fikir insanı ile büyük yemek sofrasının etrafında, önemli devlet meselelerini istişare ediyorlar. Atatürk’ün sağında Ülkü oturuyor. Babaannem çok aç gelmiş. Ve o gün, rosto, pilav, püre günü; babaannemin en sevdiği yemekler… Onun da yeri, Ata’nın sol tarafındaki ilk sandalye... O gelmeden herkes yemeğini yemiş, bitirmiş. Ata’mız çok ciddi bir şekilde konuşanları dinliyor. Bu arada Küçük Nesrin’in açlığını fark edip önünde hiç dokunmadığı yemek tabağını babaannemin önüne koyuyor. Aynı ciddiyetle konuşmaları dinlemeye devam ediyor. Küçük Nesrin’in gözleri dolmuş mutluluktan, “Var olun Paşa’m!” demiş. Ata’mız da göz kırpmış ona tatlı tatlı... Babaannem babasız büyümüş, bu hikâyeyi yüzlerce kere anlattı yaşamında, hep gözleri doldu anlatırken… Babası Selânik’te, Yunan İstilası’nda, yıkımda şehit oluyor, Ata’mız amca çocuklarını buldurup Türkiye’ye getirtiyor, yaşam boyu onlara kol kanat geriyor… Böylesine büyük bir ruh Mustafa Kemâl, eşi benzeri yok bu evrende! Bu da böyle biline...

 

Atatürk ile özdeşleştirdiğiniz bir davranışınız veya bir özelliğiniz var mı?

Ata’mız, devletlerin başına milyonda bir gelen bir “filozof kral”dı... Bu tanım, Platon’un, “Devlet” adlı eserinde yer alır. Yani Ata’mız, erdemli, bilinçli, cesur, kararlı, inançlı, yüksek ruhlu, vizyon sahibi, net, mükemmel bir stratejist, adil ve yüce devlet adamı... Türk insanına her türlü özelliği ve davranışı ile büyük bir örnek… Özdeşleşmenin çok iddialı bir ifade olacağına inanıyorum. Diğer yandan; cesaretimin, öngörümün ve vicdanımın Atalarımın bir izdüşümü olduğunu ve benim asla vazgeçmediğim değerler olduğunu biliyorum. Yaşam yolunda bazı zor sınavlardan geçtim; ruhumu ve varlığımı çok daha iyi tanımaya başladım. Bu tanış olma hâli bitmez, kendimize keşfimiz ömür boyu sürer. Atalarımızdan tabiidir ki genetik kodlar taşıyoruz. Özdeşleştiğim konular olan cesaret ve vicdan, aslen yaşamımızın tohumudur. Öngörü ise yaşama sağlam boyut katan bir değer.

 

Edebiyatla yakından ilgileniyorsunuz. Edebiyatta en sevdiğiniz tema nedir? İki tane şiir kitabınız var. Bu kitapların devamı gelecek mi? Atatürk ile ilgili bir kitap yazmayı düşünüyor musunuz?

Edebiyat “aşktır”! Ve şiir, edebiyatın en geniş alanını kaplar. “Şiir, dilin erotizmidir.” Der Octavia Paz. Doğrudur! Çünkü perdesiz, zamansız, mekânsız; çıplaktır, cesurdur, berraktır! Meydan okur! Ruhu önce soyar, sonra doyurur! Edebiyatta önemli temalarımdan biri hüzündür. Hüzün; AŞK’ın impromptu, habitasıdır! Doğamızın, yaşama sanatımızın olmazsa olmazıdır… Yalnızlık ve yaşanılmışlığın birlikteliğini simgeleyen nostaljinin iskeletidir hüzün… Ve edebiyatta hüzün, mutluluğa zıt bir eksen çizerek okuyucuyu besleyen ve derin iz bırakan bir yapıya sahiptir… AŞK kadar kuvvetlidir… Kitaplarımın devamı geliyor, evet. Bu kez, şiir dışında farklı bir türde kitabım; roman kategorisinde... Atamız ile ilgili olan kitap dışında farklı bir projem var… Şu safhada deşifre olacak bir seviyede değil, zamanı gelince mutlulukla paylaşacağım.

 

Selin Abla, yeni nesle ve okurlara vermek istediğiniz bir mesaj var mı?

Özgürlük, varlıklarımızın ontolojik koşuludur. Manevi anlamda ne kadar “ak” ve özgür olursak, ne kadar ahlaki çilecilikten, maskelerden, buyurgan kurumların dikte ettiği yüzeysel reçetelerden uzaklaşır, gerçek benliklerimize dönüp kişiliklerimize özgün biçimlerini verirsek, kendi yaşamlarımızın o denli büyük şairleri oluruz… Yaşama sanatı müthiş bir varoluş sanatıdır aslında ve bunun formülü; kendimizi özenle ve sevgiyle oluştururken, karşımızda şablonlar hâlinde beliren stereotipleri kırıp geçmektir. Bu zordur… Çünkü o yaşamda var olan varlıklarımızın alkemisinde hep bir arayış vardır; aidiyet arayışıdır bu! Bu, ömür boyu sürer. Aidiyet; korunma temel içgüdüsünün yansımasıdır. Her birey farklı aidiyet kültürleri oluşturur kendi iç dünyasında ve orada yaşar… Ama öyle bir aidiyet biçimi vardır ki, bu, her şeyin üstünde alev alev var olur. Bunun adı, “cesaret”tir... Cesaret, Latince, “courage” demektir. “Couer” yani “Yürek” kelimesinden türemiştir. Asıl anlamı; kim olduğunun hikâyesini tüm yüreğinle haykırmak demektir. Deha yürektedir! Ona kulak verin.

 

Atamızın 28 Ekim’de söylediği meşhur bir sözü vardır, “Efendiler! Yarın cumhuriyeti ilan edeceğiz” şeklinde. 29 Ekim ve üzerinde düşünüldüğünde aslında çok anlam içeren Ata’mızın bu sözü arasında nasıl bir bağ var? Ata’mız, çocukluğundan beri cumhuriyetin, bağımsızlığın gerekli olduğunu düşünmüş, aslında en büyük hayaliymiş bu, bu konudaki görüşleriniz nedir?

Atatürk, daha ortaokulda iken Tevfik Fikret’in, “Vatan Yahut Silistre” adlı kitabının tiyatro oyunu okulda sahnelendiğinde, oyun sonunda gözyaşları içinde ayağa kalkıp, “Vatan! Vatan! Vatan!” diye bağırıyor... Ata’mız çocukluğundan beri cumhuriyet sevdalısı çünkü çok okuyor. Fransız Devrimi’ni esinlendiren bütün düşünür ve yazarları resmen hatmediyor... Cumhuriyet rejimi, ilk defa 1789 Fransız İhtilali'nin bir sonucu olarak, Fransa’da mutlak krallık rejimi yerine uygulanmaya başlanıyor. Fransız İhtilali ile tüm dünyaya yayılan; hürriyet, özgürlük, milliyetçilik fikirleri, zamanla Osmanlı İmparatorluğu'na da ulaşıyor. Şinasi, Ziya Paşa, Namık Kemâl gibi genç Osmanlılar da özgürlük, hürriyet, milli egemenlik ve parlamento kavramlarını savunuyorlar fakat parlamentosu, anayasası ve padişahı olan bir meşruti sistemi istiyorlardı. Yani, cumhuriyetçilikten oldukça uzaklardı... O dönemde Makedonya, siyasi fikirlerin rahatlıkla yayılma ortamına sahipti. Ata’mız orada büyüyüp yetişti ve ilk siyasi fikirleri, 1899'da girdiği İstanbul'daki Harp Okulu'nda, özellikle ikinci yılında başladı. Sultan Abdülhamid'in idaresi aleyhinde ve meşrutiyet lehinde siyasi fikir sahibi Mustafa Kemâl. 1902 yılında Erkan-ı Harp Mektebi'ne seçildi ve memleketin idaresi ve siyaseti hakkındaki yeni fikirlerini Harbiye öğrencilerine yayabilmek için el yazısı ile hazırlanan ve çoğu yazılarını kendisinin yazdığı bir gazete dahi çıkarttı. Düşüncesi üzerindeki odağa ve kararlılığa bakın! Ayrıca, sınıfta küçük bir teşkilat da kurdu. 1905'te kurmay yüzbaşı olarak mezun oldu ve arkadaşları ile daha rahat çalışabilmesi için İstanbul'da bir ev tuttu. Ancak Sultan Abdülhamid ve meşrutiyet hakkındaki faaliyetlerinden dolayı tutuklanarak birkaç ay tutuklu bile kaldı. 1905 yılında, Şam'daki 5. Ordu'ya gönderilince, Ata’mız teşkilât çalışmalarına burada da devam etti. 1906 yılında, gizli olarak, "Vatan ve Hürriyet Cemiyeti"ni kurdu. Müthiş bir strateji, nefis bir satranç oyunu gibi... Çeşitli askerî sınıflarda staj yapmak bahanesi ile gittiği Beyrut, Yafa ve Kudüs'te de teşkilât yaptı. Fakat istediği ölçüde bir teşkilâtı ancak Makedonya'da yapabileceğine inanıyordu. Makedonya'ya gitmesi çok zor iken, bir yolunu bulup eline geçirdiği bir "mezuniyet tezkeresi" ile Mısır ve Yunanistan üzerinden Selânik'e gitti. Azim bu işte! Gizlice geldiği ve dört ay kadar kaldığı Selânik'te, bu Cemiyet'in bir şubesini açmak için arkadaşlarını topladı, “Şu anki yönetime ancak ihtilâl ile cevap vermek ve köhneleşmiş olan çürük idareyi yıkmak, milleti hâkim kılmak ve vatanı kurtarmak için sizi vazifeye davet ediyorum!” dedi. Ata’mızın bu sözlerine, Ömer Naci Bey, güven dolu bir cevap verdi, “Mustafa Kemâl, arkandayız! Seni takip edeceğiz. Hürriyet verilmez, alınır!” Bunun üzerine Mustafa Kemâl, “Kuracağımız teşkilât ile bir gün mutlaka muvaffak olacağız. Egemenlik ile vatanı ve milleti kurtaracağız dedi. Gazi Mustafa Kemâl Atatürk, yıllar önce inançla söylediği bu yürekten sözlerini, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkarak başlattığı Kurtuluş Savaşı’nı, ulusuna cumhuriyeti armağan ederek taçlandırdı. Çocuk yaşta başarmak için teşkilâtlanmaya giren ve ülkesine getirdiği cumhuriyet ile Dünya’da birçok ulusa bağımsızlık ruhunu aşılayan büyük bir lider bizim Atamız…

 

Ben, Cumhuriyet Bayramı’nı tanımlayacak olsam, 'özgürlüğümüzün bayramı' derdim. Siz nasıl anlatırsınız?

Nefis bir tanım... Biraz detaylı bakıldığında, Atamızın cumhuriyet hakkındaki net düşünceleri ve sözlerini 1923'ten itibaren, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ile birlikte görüyoruz. Reisicumhur olarak tüm konuşmalarında, cumhuriyet hükümeti, cumhuriyet ordusu, cumhuriyet jandarması, Cumhuriyet

Merkez Bankası, cumhuriyet kanunları, cumhuriyetin kuvveti şeklindeki ifadeleri özellikle kullanıyordu. 1928'de Le Martin Gazetesi’ne verdiği demeçte bunu açıkça belirtti, “Türk demokrasisi, tüm dünya demokrasi fikirlerini yayan Fransız İhtilali'nin açtığı yolu takip etti fakat kendine has özellikleri geliştirerek kendi bağımsızlık devrimini gerçekleştirdi. Bu günlere hiç kolay gelinmedi!” dedi. Türk milleti ve Türk vatanı, büyük kederler ve elemler geçirerek önce, "Ya istiklâl, ya ölüm!" mücadelesi vermişti, bunu kimse sakın unutmasın… 29 Ekim, sizin de dediğiniz gibi kesinlikle bir özgürlük bayramıdır; hem de çok ağır bedellerle elde edilen... 30 Ağustos 1924'te, büyük zaferin yıldönümü dolayısıyla Dumlupınar'da yaptığı konuşmasında Ata’mız, her Türk'ün vatanını yeniden yapmak ve orada mesut ve hür yaşayabilmek için cumhuriyet bayrağı altında toplanmasının önemini ve bugünkü hükümeti ve devlet teşkilâtını milletin kendi kendine yaptığını ve bunun isminin cumhuriyet olduğunu belirterek, “Artık hükümet millettir, millet hükümettir.” dedi. Cumhuriyetin demokrasi prensibine dayanan bir devlet şekli olduğundan hareketle, "Demokrasi prensibinin en modern ve mantıki uygulamasını sağlayan hükümet şekli cumhuriyettir." vurgusunu da daima yapmıştır. Yüksek ahlaki değer ve niteliklere dayanan cumhuriyet, bir faziletti! Bu inanç ve görüşle, bu niteliklere sahip olan Türkler, demokrat, hür ve mesul vatandaşlar olduğundan, Türk milletinin karakter ve âdetlerine en uygun idare; cumhuriyet idaresi idi. Ata’mız, cumhuriyeti, Türk'ün yüksek siyasi müessesesi olarak nitelendirdi ve egemenliğin, kayıtsız şartsız millete ait olduğunu nakış gibi işledi yeni Türkiye’mize... Konuşmalarında daima belirttiği gibi, “Cumhuriyette milli egemenliğin korunmasının en iyi kefilleri; Meclis ve belli zaman için seçilen devlet başkanıdır. Meclis, cumhurbaşkanı ve hükümet, halkın güvenliğini, hürriyetini, rahatını düşünmek ve sağlamak zorundadır. Bu kişiler, iktidara saltanat sürmek için değil, millete hizmet etmek için getirilmişlerdir. Millete karşı durum ve görevlerini kötüye kullandıkları takdirde, şu veya bu şekilde kendilerini milli iradenin karşısında bulabilirler!“ İstiklâl, milliyet ve muzafferiyetten doğan cumhuriyetimiz, çok güçlü ve büyük bir omurga üzerine kurulu aslında… Bu omurga, bu dayanak, cumhuriyetin kurucusu ve sahibi olan Türk Milleti yani bizleriz!

Ata’mızın şu ifadesini çok severim, “Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk milliyetçisiyiz. cumhuriyetimizin mesnedi Türk camiasıdır. Bu camianın efradı, buna ne kadar sahip çıkarsa, o camiaya istinat eden cumhuriyet de o denli kuvvetli olur.” Bu sahipleniş ve cumhuriyetimizi ilerletme hedefini hepimiz içimizde taşıyoruz, inancındayım... Ata’mız o dönem, cumhuriyetin yalnız iki şeye güvendiğini ifade eder; milletin kararına ve ordumuzun kahramanlığına... Ata’mızın her faaliyetindeki ana gayesi; Türk milletini, medeni Dünya’da layık olduğu yere yükseltmekti. Bunun için gençlerine çok güvendi. Nutuk’u herkesin ve her gencin okuması gerek. Gençlerin cesareti kuvvetlendiren ve devam ettiren olduğunu, almakta oldukları terbiye ve irfan ile insanlık meziyetinin, vatan sevgisinin fikir hürriyetinin en kıymetli sembolü olacaklarını hep işaret etti Ata’mız. “Cumhuriyeti biz kurduk; onu yükseltecek ve devam ettirecek sizlersiniz.” dedi hep!

 

Gazi Mustafa Kemâl Atatürk, dehası yüreğinde parlayan büyük bir ruhtu… Büyük kararlar aldı, büyük teşkilâtlar ve stratejiler yarattı. İnandı, azmetti, başardı ve hep, dehasını yüreğiyle haykırdı. Ata’mız, Nutuk’un son sayfalarında geleceği gençlere adadığını yazdı. Üzerinde yaşadığımız güzel vatanımız ve yüz yıla yaklaşan cumhuriyet tarihimiz ile tarihten ders alalım, milli değerlerimize ve bu asil mirasa sahip çıkalım. Ulusumuzu aynı azim ve kararlılıkla aydınlık yarınlara el ele taşıyalım. Ata’mızın ruhumuza nakşettiği gibi; muhtaç olduğumuz kudret, damarlarımızdaki asil kanda mevcut... İnanın, Türk olmak çok büyük bir nimet!

 

NASIL ARANDI: #atatükr # mustafa kemal atatürk # selin söğütlügil # bilge çolak # röportaj # kültür # sanat

YORUMLAR
Yaptığınız yorumlar editör onayından geçmektedir.