Sahnenin ‘makine dairesi': Cihangir Akkuzu

   0 Kişi Yorum Yaptı   Eklenme Tarihi: 03/11/2022
Müzik sayfalarımızın bu ayki konuğu, Kurtalan Ekspres’in efsane bateristi, Barış Manço’nun deyimiyle sahnenin ‘makine dairesi’ olan Cihangir Akkuzu…
.stripslashes($urun->baslik).

Röportaj: Ensar Gerçek

Müzik tarihimizin büyük değerleriyle müzik yapan, onların sahnelerinde ve turnelerinde görev alan harika bir müzik insanıyla birlikteyiz bu ay. Cihangir Akkuzu, “İyi ki tanımışım” dediğim güzel insanların başında geliyor. Neden mi? Çünkü o, ülkemizin en başarılı bateristlerinden birisi ve Barış Manço’nun deyimiyle, sahnenin ‘makina dairesi’. Cihangir Akkuzu’yu sahnede izlemek de Türkiye’nin Anadolu rock kurucuları, büyük usta Barış Manço ve Cem Karaca’yı onun ağzından dinlemek de çok değerli. Kurtalan Ekspres’in başarılı bateristi Cihangir Akkuzu, Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Akademisi Grafik Tasarım Bölümü’nden mezun olmasına rağmen müziği hayatının odağına almış bir isim. Müzik çevrelerinde müziğe olan tutkusu, sahne disiplini ve kibarlığıyla tanınan Cihangir Akkuzu’yu müzik sayfamda ağırlamak çok güzeldi. Başarılı müzisyenin müziğe nasıl başladığını, hayata hangi açıdan baktığını ve birbirinden renkli anılarını merak edenleri röportajımıza bekliyoruz….

Cihangir Akkuzu bizlere çocukluğunu, nasıl bir mahallede, nasıl bir evde ve ailede büyüdüğünü anlatır mısın?

İstanbul’un Balat semtinde, 1959 yılında dünyaya geldim. Çocukluğum babamın işi dolayısıyla Kütahya, İstanbul, Trabzon, Kocaeli-Gebze’de geçti. Bu yüzden çok fazla mahalle arkadaşlığı, sokak oyunu gibi aktivitelerin içinde bulunamadım; çocukluğumu neredeyse sadece abim Bahadır Akkuzu ile birlikte geçirdim. Koşullar böyle olunca da dar alanlarda bireysel oyunlar üretmek, tek başıma bisiklet sürmek, evcil hayvanlarla vakit geçirmek zorunda kaldım.

Müzik serüvenine nasıl başladın? Neden davul?

Müzik serüvenime aile ortamında başladım. Yakın akrabalarımız ve çevremizdeki yakın kişilerle her hafta sonu akşam buluşmaları yaşanır, yemek ve sohbet sonrasında Türk Sanat Müziği ve yurttan sesler seansı başlardı. Biz de onlara eşlik ederdik. Ben bu eşliği bir şeylere vurarak gerçekleştirirdim. Müzik kulağım sayesinde doğru notaları bulur, bu yönden de çevremden takdir aldığım olurdu. Ritim hevesim beni vurmalı çalgılara yöneltti. Diğer taraftan telli sazları da becerebiliyordum çünkü abim Bahadır Akkuzu’nun gitar becerisini taklit ederek kendi başıma çalabiliyordum. Yani müzik, çok erken yaşlarımda keşfedilmesi ve başarılması gereken yegâne sanat etkinliği olarak içime yerleşti. Çocuk yaşlarımda duyduğum sesler, müzik yapıtları; sonradan tanıştığım Beatles, The Doors, Rolling Stones ve diğerleri bende öyle bir etki yarattı ki bu vazgeçilmez bir sevgiye ve başarma iç güdüsüne dönüştü. Beykoz’da oturduğumuz dönemde (dokuz on yaşlarındaydım) gençlerden oluşan bir grup, bizim oturduğumuz lojman alanının içinde bir köşede çalmaya başladı ve davulu ilk kez orada gördüm. Görür görmez de bu enstrümana hayran kaldım. Bir güç beni aldı, o davula oturttu, bagetlerle davul ve zillere vurduğumda artık onlardan vazgeçemeyeceğimi anlamış oldum!

Müziğin hayatına neler kattığını düşünüyorsun?

Aslında müzik bir boyuttur. Sizi standart bir hayatın içinden alıp bu hayatın dışındaki başka bir boyuta taşır. Öyle ilahi bir güçtür ki müzik, sizi bambaşka bir evrene götürür. Üç boyutun dışında kalan başka bir dil, başka bir lisan... Dünyanın neresinde olursan ol yabancı biriyle iletişim kurabileceğin bir olgu... Belki de doğayla bağ kurabileceğin bir duygu... Müzikle beraber sanata olan ilgim de artmış oldu. Resim, heykel, mimarlık derken tüm bunlarla beraber estetik bakışım gelişti ve dünyaya biraz daha farklı bir gözle bakmaya başladım. MSÜ Güzel Sanatlar Akademisi Grafik Tasarım Bölümü’nde okuduğum beş yıl içinde ise Türkiye’nin en değerli sanat ve tasarım hocaları sayesinde güzel sanatlara olan ilgim bir kat daha arttı. Estetik anlayışım her nesneye, özellikle doğaya daha farklı bir gözle bakmam gerektiğini öğretti. Aile eğitimimin ve okuduğum okulların tümünden aldığım bilgilerin yanında müzik de beni hem eğitti hem de büyüttü. Özellikle 68 kuşağının müzik aracılığıyla dünyaya yeni bir yön çizdiğine hepimiz şahit olduk. Dolayısıyla müziğin önemini ve yerini tüm dünya görmüş oldu.

HAYATIMDA BİR MİLATTIR

Peki, Kurtalan Ekspres’te davul çalmanın değerini ve önemi nasıl anlatırsın?

Kurtalan Ekspres dönemi, hayatımda bir milattır. Dağlar Dağlar ile büyüdüğüm 1960’lı yılların ardından, 1985 yılında Barış Manço’nun beni gruba davet etmesi onurlu bir yolculuğun başlangıcı oldu. Bu süreçte dünyayı gezdim, saniye saniye hayatın tadına vardım ve Barış Manço gibi bir devin öğretilerinden yararlandım. Kurtalan Ekspres’teki diğer müzisyenlerin birikimleri de bana çok değerli müzikal fikirler ve teknikler kattı, kendimi geliştirmemi sağladı. Japonya’daki konser turnemizde, Türkiye’de gerçekleştirilen ilk canlı kayıt olan ‘Barış Manço in Japan’ albümünde davul performansımı gerçekleştirdim. Tabii ki Kurtalan Ekspres gibi dev bir grubun üyesi olmak, 26 yaşındaki Cihangir için ütopik bir durumdu.

Peki, Barış Manço’nun arkasında davul çalmanın ne gibi zorlukları vardı? Bir Barış Manço konserinden unutamadığın küçük bir anını paylaşır mısın?

Barış Manço gibi bir devin arkasında çalmak, üstüne sahne heyecanı da eklendiğinde davul enstrümanını apayrı bir öneme ulaştırıyordu. Bu adrenalin hiçbir konserde peşimi bırakmıyordu çünkü Barış Manço‘nun deyişiyle, ben grubun ‘makine dairesiydim’ ve bildiğiniz üzere makinesiz hiçbir şey yürümez, yürütülemez. Parça içindeki en ufak bir hata Barış ve diğer grup üyelerini zor durumda bırakabilirdi. Neyse ki çalıştığım süre içinde tüm konserleri başarıyla sonuçlandırdım. Barış ve sonrasında Cem Karaca benden övgüyle bahsettiler, ruhları şad olsun. Tabii ki birçok konser anım var ama özellikle Japonya konser serisi can alıcı anılarla doludur. Burada hem performansımız hem başarımız Japonya ve Türkiye arasındaki köprüyü oluşturdu, ekonomik anlamda da ülkemize çok önemli katkılarımız oldu. Bir kaza sonrası alçılı bacakla, çok zor bir durumdayken çalmayı becerdim, bunu unutamam. Bir keresinde de sert bir ses sonrasında konser esnasında kulak zarım patlamıştı. Bunu geç fark ettim ama o şekilde konserin sonuna kadar çaldım. Bir Anadolu turnesinde de tur otobüsümüz Toroslar’da uçuruma yuvarlandı, menajerimizin beli kırıldı, benim davullarım parçalandı ama yine de Antalya konserimizi gerçekleştirip sahneden başarıyla ayrıldık!

İLK KLİP

‘White Cheese’ grubunda da davul çaldığını biliyorum. Grubun kuruluş hikâyesini, üyelerini tanıtır mısın? Ayrıca benim senden dinlediğim bir Ankara konseri macerasını tekrar anlatabilir misin?

White Cheese gençlik yıllarımda Caddebostan/Kadıköy’de Sinan Kurtul (gitar) ve Murad Dunbay (basgitar) isimli arkadaşlarımın kurduğu gruptu. O süreçte ben de gruba dahil oldum. Yaklaşık bir ay prova yaptık, çok iyi hazırlandık ve Ankara’da Türk Amerikan Derneği’nin konser salonunda konser vermek amacıyla harekete geçtik. Ankara’da gittik, enstrümanlarımızı sahneye yerleştirdik, soundcheck yaptık ve salondan ayrıldık. Konser saatinde tekrar salonuna gittiğimizde bizi gençlerle beraber polis karşıladı! Bomba ihbarı olduğunu, konserin valilik tarafından iptal edildiğini söylediler. Çok kötü bir moralle yavaş yavaş toparlanırken, konseri dinlemek için gelen eski müzisyen abilerimizden Siret Yurtsever bize, Ankara’nın en büyük diskosu Apple’ın sahibini tanıdığını ve orada sahne alabileceğimizi söyledi. Oradaki gençlerle birlikte aletleri Apple’a taşıdık ve çalmaya başladık. Umduğumuzdan çok daha büyük bir kalabalık bizi seyretmeye gelmişti, Ankara’daki en büyük diskoyu tamamen doldurmuştuk. O gece mekâna, Türkiye’nin en önemli müzik eleştirmeni, sunucu ve yapımcılarından birisi olan sevgili İzzet Öz de gelmiş ve bizi sonuna kadar dinlemiş. Beğenisini de konserden sonra övgülerle bize yansıttı. İstanbul’a döndüğümüzde hemen kendisini aramamızı söyledi ve bize klip yapma sözü verdi. Böylece ilk klibimizi 1978 yılında, Boğaziçi Üniversitesi Kampüsü’nde, İzzet Öz prodüktörlüğünde çekmiş olduk.

Cihangir abi, sahne öncesi nasıl hazırlandığını anlatır mısın? Sahneye çıktığında seni en çok ne mutlu eder?

Sahne öncesi hazırlık telaşlı geçer, hiçbir konsere rahat çıktığımı hatırlamam. İlk parçada bu telaşın yerini görev adamına dönüşme süreci alır, sonrasında da en iyi performansı hedeflerim. Bu öngörülü yaklaşımım da beni her defasında başarıya götürmüştür. Dikkat ve konsantrasyon makine dairesinin en önemli görevidir. Solisti, grubu, hatta seyirciyi takip ederek çalmak zorundasınız, bu kurala uyarsanız sahneden başarılı şekilde inersiniz. İyi bir ses tesisatı; size katılan saygılı ve müziği seven, gerektiği yerde size eşlik eden kitle; sahnede diğer enstrümanları, kendi sazımı ve solisti iyi duyabileceğim ses ve başarılı bir tonmaister beni fazlasıyla mutlu eder.

İÇİNDE EMEK OLMALI

Hayatlarımızda tüketimle ilgili ciddi bir israf var. Bunu müzik piyasasında nasıl yorumluyorsunuz? Kalıcı yapılan işler mi yok, yoksa zamana göre mi işler yapılıyor?

Hızlı tüketim hayatın gerçeği ne yazık ki... Bunun müziğe yansıması da beklenen bir şeydi zaten. Eskiden bir albüm için aylarca stüdyoya girilir, parçalar hazırlanır, kayıtlar yapılırdı. Sonra da o kayıtlar edit edilip piyasaya hazır hale getirilirdi. Şimdi bilgisayarda çok hızlı bir şekilde şarkı üretimi yapmak mümkün. Bununla beraber grafik olarak bakıldığında, ‘Yeni Bir Gün’ albümü bugün hâlâ dinleniyorsa grafiği uzun bir eğride tutabiliyor demektir. Benim hızlı müzik üretimine bakış açım hiçbir zaman iyi olmadı çünkü sanat içinde emeği de barındırmalı. Hızlı olan her şey gibi hızlı üretilen müzik de lezzetsiz bir yapıt haline geliyor ve kısa sürede yok oluyor.

Müzikle hayatını kazanan insanları bu piyasada en çok ne zorluyor?

Pandemi öncesinde her şey normal seyrindeydi ama pandemi sonrası dünya çok başka bir yöne doğru evrildi. Burada en kötü dönemi müzisyenler ve sanatçılar geçirmiş oldu, halen de öyle. Bu duruma devlet politikalarını da dâhil edersek müzisyenlerin halinin şu an çok kötü olduğunu söyleyebilirim. Çağdaş ülkeler müziğe ve sanata mutlaka belli bir alan açıyor ve sanatın toplumun önünden gitmesini devlet politikası olarak benimsiyorlar. Sonuçta müzik de bir üretim ama ülkemizde üretimin gün geçtikçe kötüye gitmesi üretimsizliğin bir bedeli. Bu konudaki karamsarlığımı üzülerek ifade etmek istiyorum.

ŞANSLI BİR İNSANIM

Cihangir Akkuzu müziğin dışında nelerle ilgilenir?

Cihangir Akkuzu müziğin dışında özellikle gençlerle diyaloğu sürdürüp yeni şeyler öğrenmeye çalışır, onların hayata bakışını merak eder. Mutlaka doğayı inceler, doğa yürüyüşleri yapar ve öğreti olarak ilham alır.

Güne nasıl başlarsın?

Güne 8.30 - 9.00 gibi başlar, bir bardak su ve yaş meyveyle ön kahvaltı yaparım. Saat 11.00 gibi bol yeşillikli, iyi lezzette sert beyaz peynirli, yumurtalı asıl kahvaltıma başlar ve klasik müzik eşliğinde (özellikle Bach veya Barok müzik çeşitleriyle) kahvaltı faslını sonlandırırım.

Şansa inanır mısın? Sence bu hayattaki en büyük şansın nedir?

Şansa inanırım, kendimi şanslı sınıfta görürüm. Bunun birinci nedeni sağlıklı olmam. Bana verilmiş bedene saygı duyarak ona elimden geldiğince iyi bakmaya özen gösteririm. Diğeri ise Atatürk... O, bu ülkenin en yüce değeri ve ben onun Türkiye’sinde yaşıyorum, onun felsefesini kitlelere aşılamakla görevliyim. Hayat bana güzel kapılar açtı ve ben de güzel bir şekilde hayata devam ettim. Ülkemi çok severim, buda kendimi şanslı gördüğüm bir yanım. Bununla beraber ona iyi bakılmadığını, betonlaştığını, denizlerimizin kirlendiğini, tarihe sahip çıkılmadığını, eserlere zarar verildiğini görüyorum, bu da beni fazlasıyla üzüyor!

EN BÜYÜK DEĞERİM: ATATÜRK

Hayatındaki en önemli değerlerin nelerdir?

Atatürk, en büyük değerimdir. Saygılı olmak, bana değer veren insanlara aynı değeri göstermek, yardımseverliğimi elimden geldiğince ortaya koyabilmek diğer önem verdiğim değerlerimdir.

Bizlere film, kitap, müzisyen, şehir, lezzet (yeme içme) konularında neleri tavsiye ederdin?

Kaliteli, güzel görüntü, konu ve kurgusu olan gerilim filmlerini severim. Film olarak Seven, Panic Room, Kuzuların Sessizliği’ni önerebilirim. Aziz Nesin’in tüm kitaplarını herkesin okumasını isterim. Müzik alanında hiç bıkmadan dinlediklerim Deep Purple, ACDC, Queen, Weather Report, Pat Matheny, Joe Zawinul Syndicate’dir. Şehir olarak İstanbul :) Yemek ise kesinlikle Türk mutfağı. Etli olanlar makbulümdür, yöresel lezzetlere asla ‘hayır’ demem.

Kadına şiddet, çocuk istismarı, sokak hayvanlarına yapılan eziyetler bitsin artık diyoruz. Senin bu konular hakkındaki düşüncelerin, bunların yaşanmaması için önerilerin nelerdir?

Bunlar affı olmayan, insanoğluna asla yakıştıramadığım çirkinlikler. Bana kalırsa bu çirkinlikleri önlemek çok basit. Sadece bir mekanizmayı işletmek gerek. Anında müdahale etmek, risk taşıyan kişileri mutlaka gözlemlemek ve bir suç işlemesine mani olacak gerekli emniyet önlemlerini almak; yapanları ise en ağır cezayla cezalandırmak lazım. Bu gibi sapkın düşüncede olan insanların, alacakları cezanın çok yüksek olacağını bilmelerini sağlayacak yaptırımları hemen devreye sokmak gerekiyor. Bunun devletin en temel ve acil görevlerinden biri olduğunu düşünüyorum çünkü insanların güvenli şekilde yaşantısına devam etmesi anayasal bir haktır. Kalabalık nüfus, değişik demografik yapı, ekonomik durum alınan önlemleri de gittikçe zorlaştırıyor haliyle.

NASIL ARANDI: #kocaeli # kocaelilife # kocaelinindergisi # kocaelidergisi # dergilik # müzik # sanat # cihangirakkuzu # barısmanco

YORUMLAR
Yaptığınız yorumlar editör onayından geçmektedir.