27-05-2024 21:57

Kocaeli Sağlık ve Teknoloji Üniversitesi Mütevelli Heyet Başkanı: Dr. Talip Emiroğlu

   0 Kişi Yorum Yaptı   Eklenme Tarihi: 03/11/2023
Kocaeli Sağlık ve Teknoloji Üniversitesi Mütevelli Heyet Başkanı Dr. Talip Emiroğlu her şeyin hızla değiştiği dünyada, ülke olarak eğitimde zihniyet devrimi yapmamız gerektiğini savunuyor
.stripslashes($urun->baslik).

Kocaeli Sağlık ve Teknoloji Üniversitesi Mütevelli Heyet Başkanı Dr. Talip Emiroğlu, hayatını eğitime adamış bir isim… 
Daha üniversitede okurken özel ders vermeye başlayan, sonrasında sınava hazırlanan öğrenciler için soru kitapçığı hazırlayıp bastıran, her yıl çıtayı biraz daha yukarılara taşıyarak toplamda 24 okul kuran, ‘zamanı geldi’ diyerek yükseköğretime el atan, Kıbrıs Ada Üniversitesi’nin ardından Kocaeli Sağlık ve Teknoloji Üniversitesi’ni kuran Dr. Talip Emiroğlu’nu bu ay kapağımıza konuk ettik.
35 yıllık eğitim tecrübesi ve alt yapısını Kocaeli’ye taşıyarak kısa sürede güçlü bir üniversite oluşturan Dr. Talip Emiroğlu ile yükseköğretim üzerine keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Kocaeli’yi çok sevdiğini ve burada zevkle çalıştığını söyleyen, Kocaeli Üniversitesi için ‘Bizim garantör üniversitemiz’ diyen ve dönemin rektörü Prof. Dr. Sadettin Hülagü’ye desteklerinden ötürü teşekkür eden Dr. Talip Emiroğlu’nun açıklamalarını ilgiyle okuyacağınıza inanıyoruz.


Talip Bey, Kocaeli’de niçin üniversite kurdunuz? Bu soruyla çok karşılaştığınızı tahmin ederek soruyorum.
Açık söylemek gerekirse böyle bir düşüncem yoktu. Ben 35 yılı aşkın bir süredir eğitimin içerisindeyim. Kendim de öğretmenim. Eğitim işletmeciliğine İstanbul’da dershane kurarak başladım, sonra kolejler kurdum. Derken 2009 yılında Avrupa Meslek Yüksekokulu’nu kurarak yüksek öğretime geçtim. Bu yüksekokulu üniversiteye dönüştürerek lisans bölümleri açma arzum vardı. Büyüklerimiz, İstanbul’da yeteri kadar üniversite olduğunu, başka yere açmamızın daha iyi olacağını söyledi. Biz de Kocaeli’ye gelerek, Cumhurbaşkanımızın vakıfçılık anlayışıyla eğitim vermeye çalışıyoruz. Ama isabet oldu, ben Kocaeli’yi çok sevdim, zevkle çalışıyoruz. Burada herkesten destek gördük. Gerçekten bu şehrin bir vakıf üniversitesine ihtiyacı varmış.

 

‘Destek gördük’ derken, Kocaeli Üniversitesi’nden de destek görüyor musunuz, yoksa rekabet içerisinde misiniz?
Elbette destek görüyoruz. Zaten Kocaeli Üniversitesi bizim garantör üniversitemiz. Yeri gelmişken Sn. Prof. Dr. Sadettin Hülagü hocamıza bu konuda minnettarım, ilk günden itibaren bizi destekledi, büyüğümüz olarak yol gösterdi.

 

EĞİTİM MİLLİLEŞTİRİLMELİ
Sizin eğitim anlayışınızdan bahseder misiniz?

Benim öğrencilik dönemim 70’li ve 80’li yıllarda geçti. Bugüne baktığımda, “Ah bizim öğrenciliğimiz daha iyiydi!” demedim hiç ama arada bayağı fark olduğunu kabul ediyorum, bunu da normal karşılıyorum. Çünkü o dönem ile bugünkü şartlar çok farklı. Biz modernist metodlar ile öğretmen odaklı eğitim gördük. Şimdilerde eğitim, öğrenci odaklı postmodern yaklaşımların da ilerisine giderek dijimodern hale geldi. Sonuçta eğitimde kesin doğru yerine yaklaşımlar esas alındı. Bu durum, değişimi hızlandıran en önemli unsurlardan biridir. Bakın her yıl yeni kavramlardan söz ediyoruz. Yakın zamanda bu süre her ay, her haftaya inecek. O zaman eğitimde geriye bakmak yerine geleceği anlamaya çalışmamız lazım. Gençler bizim yaşadığımız zamanı yaşamayacak, onlar geleceklerini yaşayacak. Bu düşünceyle onlara destek olmalıyız.
Ayrıca ben eğitimin tek renk olması taraftarı değilim. Anadolu toprakları çok kadimdir, pek çok kültürü barındırmıştır, bugün de barındırmaktadır. Aileler, çocuklarını kendi kültür ve geleneklerine göre eğitmek ister. Elbette bilimin ve teknolojinin dili aynıdır ancak çocuğun aynı zamanda ait olduğu kültürü de öğrenmesi ve yaşatması gerekir. Bu bakımdan, son yıllarda eğitimimizin daha fazla millileştirilmesine yönelik çalışmaları olumlu buluyorum. Tabii bu konuda biraz daha çalışmamız lazım.


Eğitimci olma fikri nereden gelmişti, ailenizde öğretmen var mı?
Ailemde yaşadığı dönemin şartlarına göre eğitim veren hocalar olmuştur. Mesela, 1745 doğumlu Emiroğlu Müderris Ali Efendi dedemin, İstanbul Mahmudiye Medresesi ve daha sonra Kahire’de eğitimini tamamladıktan sonra Giresun’un Piraziz ilçesine dönerek okul açtığını biliyoruz. Bölgenin önemli alimlerinden biri olan Ali Efendi dedemin türbesi Piraziz’dedir. Daha sonra yaşayan dedelerimi de şeyh ve imam mahlasıyla tanıyoruz. Bize idol olan rahmetli amcam Cumhuriyetin ilk öğretmenlerinden biriydi. Bu yüzden olabilir mi bilmiyorum ailemizde hatta ilçemiz Piraziz’de öğretmenliği tercih etme ortalaması çok yüksektir.

 

REFERANSIMIZ, GEÇMİŞİMİZ
Vakıf üniversitelerinin çok ticarileştiği yönünde bir algı var, Cumhurbaşkanımız bile böyle bir ifadede bulundu. Gerçekten de ticaret, eğitimin önüne mi geçti?

Öncelikle bu ithamlardan çok rahatsızlık duyduğumu ifade etmeliyim. Kendi özelimizden bakınca, biz her zaman iyi eğitimi amaçlamış bir kurumuz. Bu konuda referansımız geçmişimizdir. 1986 yılından beri özel eğitimin içerisindeyim. Şahsen benim için hiç kimse parayı pulu eğitimin önüne getirdiğimi söyleyemez. Yaptığımız iş ortada.
Elbette bu eleştirilerin dayanak noktası vardır, birkaç üniversite ticari kaygıları eğitimin önüne geçirmiş olabilir. Ancak bunlar için bütün sektörü töhmet altına almak doğru değil. Türkiye’deki vakıf üniversitelerinin çoğu hatta devlet üniversitelerinin de çoğu Cumhurbaşkanımızın onayıyla kuruldu. Eğitime çok önem veriyor ki bunca kurumları kurdurdu, vakıfçılık anlayışını tekrar güncelleyip aktif hale getirdi. Bu alanda vakıflar çok güzel hizmetler verdi.
Yirmi yıldır ülkemizde Sn. Recep Tayyip Erdoğan’ın liberal, devrimci, milli ve milliyetçi düşünce anlayışına tanık oluyoruz. Vakıf üniversiteleri bu anlayışla hizmet vermeye çalışmaktadır. Cumhurbaşkanımız her fırsatta eğitimde kaliteden söz ediyor. Bu anlamda ülkemizdeki vakıf üniversitelerinin bir çıkış yakaladığını söyleyebiliriz. Dünya ölçeklerinde her geçen yıl üst sıralara tırmandıklarını görüyoruz. Mesela bu yıl açıklanan Times Higher Education (THE) sıralamasında ilk 500’de yer alan 3 Türk üniversitesinin 2’si vakıf üniversitesidir. Yine ilk 1000’de yer alan 11 Türk üniversitesinin 6’sı vakıf üniversitesidir. Devlet üniversitelerimize bunca imkan sağlanırken, kendi yağında kavrulmaya çalışan vakıf üniversiteleri niçin başarısını hızla artırıyor dersiniz? 
Çünkü vakıf üniversiteleri başarılı olmak zorunda. Başarısız olursa devam edemez. Bu kurumlar devletten yardım almıyor. Keşke alabilselerdi. Kurucu vakıfın desteğiyle kendi sürdürebilirliğini kazanmaya çalışıyorlar. Bu realite bizim için yeteri kadar itici güç oluyor. 

 

Sizce devlet üniversitelerinin başarısını artırmak için ne yapmak gerekir?
Cumhurbaşkanımızın yeni görev süresinde yükseköğretimde de radikal iyileştirmeler yapacağını düşünüyorum. Mesela devlet üniversitelerinde rektörler artık sadece akademisyenlerden seçilmeyebilir. Öncelikle, işletme ve liderlik yeteneğinin olması daha isabetli olur. Yükseköğretimimiz için bu çok olumlu bir devrim olur. Yıllık birkaç milyar liraya varan bütçeleri, bu alanda deneyimsiz hocaların yönetmesinde sıkıntılar olduğunu görüyoruz. Vakıf üniversitelerinde bu sıkıntı mütevelli desteğiyle yaşanmıyor.

 

VAKIF ÜNİVERSİTELERİ HEP ZİRVEDE…
Vakıf üniversitelerine atfedilen ‘ticari’ sözünü kabul etmediğinizi ve buna karşı olduğunuzu mu anlamalıyız?
Bir kere, ticari tarafı olmayan hiçbir kurum olmaz. Elbette başarılı bir ticari yönü olacak, kar edecek. Yoksa yürümez. Ama ticareti eğitimin önüne getirmemek lazım. Harvard Üniversitesi’nin 40 milyar dolar varlığı var. İki yıl zarar etse, başka çareler aramaya başlar. Dolayısıyla bizim vakıf üniversitelerimiz de ticari yönlerini çok güçlü tutmalı. Para kazanacak işler yapmalı, kar etmeli ama kazandığı parayı başka yerlere götürmeyip, eğitimi, üniversiteyi geliştirmek için harcamalı. Vakıfçılık zihniyetiyle hareket etmeliler. Ben vakıf üniversiteleri için kullanılan “ticari” ifadesinde, vakıfçılık zihniyetinden uzaklaşarak hareket eden üniversitelerin kast edildiğini düşünüyorum.
Diğer yandan, bizim kültürümüzde vakıf üniversiteleri kavramı çok eskilere dayanmaktadır. Türk ve İslam tarihine bakıldığında eğitimin vakıflarla yürütüldüğünü görürüz. Bu bizim en belirgin geleneklerimizdendir. Selçukluların nizamiye medreseleri ile Osmanlı’daki medreseler vakıflarla finanse edilip, akademik ve idari özerklikler sağlamışlardır.
Amerika da yüksek öğretimdeki başarısını vakıfların desteğiyle elde edebilmiştir. Harvard, Yale, Stamford ve M.I.T gibi zirvedeki üniversiteler birer vakıf kuruluşlarıdır.
Bizim tarihimizde üniversitelerin devlet eliyle kurulduğu tek dönem, Osmanlı’nın son dönemleri ve Cumhuriyetin ilk 50 yılı arasında olmuştur. Cünkü savaşlar ve parçalanmalar özel kesimin maddi kaynaklarını tüketmiştir. Daha sonra 1970’lerin başında kapanan veya devlet üniversitelerine devredilen özel üniversite macerası yaşandı. 1980’lerde ise ilk vakıf üniversitemiz kuruldu. 98’de diğerleri kurulmaya başladı. Elbette başlarda bazı sıkıntılar olacaktır. Bu uzun soluklu bir iştir, cesaretlendirmek lazım.

 

DEVLETE KATKIMIZ BÜYÜK
Bugün vakıf üniversitelerinin yükseköğretimimizdeki ağırlığını nasıl izah edersiniz?

Vakıf üniversitelerinde yaklaşık 750 bin öğrenci okuyor. Bunun yüzde 15’i tam burslu, yani 112 binden fazla öğrenci ücretsiz okuyor. Çeşitli nedenlerle burs ve indirim alanlar buna dahil değildir. Maalesef, bazen ‘vakıf üniversiteleri kapansın’ diyenler var. Bunu söyleyenlere sormak isterim, ‘Her yıl bu kadar öğrenciyi burslu okutabilecek misin?’ 
Diğer taraftan devlet üniversitelerinde 7.6 milyon öğrenci okuyor. Bu sayının sadece 3 milyonu örgün lisans öğrencisidir, geri kalanı ise devlete eğitim maliyeti oldukça düşük olan açık öğretim ve diğerleridir. Kabaca şunu söylemek istiyorum; devletin 2024 yılı için yükseköğretime ayırdığı bütçe 341 milyar TL idi. Bu yaklaşık 13 milyar dolar. Vakıf üniversiteleri olmasaydı, bu rakama en az 80 milyar TL daha ilave etmek zorunda kalınacaktı. Bu yükü vakıflar devletin üzerinden almıştır. Ayrıca devletimizin 750 bin öğrenci daha okutmak için derslik, laboratuvar vb. gibi ilave giderleri olacaktı. En az 5-6 milyar dolar da buradan tasarruf edilmiş oluyor…
Diğer taraftan vakıf üniversiteleri ülkemize uluslararası öğrenci getirmede de önemli ilerlemeler sağladı. Bu hem ekonomimize hem de kültür ihracatımıza önemli katkılar sağlamaktadır.

 

Vakıf üniversiteleri ücretlerin yüksekliğinin yanında eğitim kalitesi açısından da eleştiriliyor, kabul eder misiniz?
Ben Kocaeli Sağlık ve Teknoloji Üniversitesi’nin mütevelli heyeti başkanıyım. Benim üniversitemin rektörü YÖKAK’ı (Yükseköğretim Kalite Kurulu) kuran ve dört yıl başkanlığını yapmış olan Prof. Dr. Muzaffer Elmas’tır. Türkiye’deki ve dünyadaki pek çok önemli üniversitelerle eğitim standartlarını yükseltme adına çalışmalar yapmış bir hocamızdır. Sizce bizim üniversitemizin eğitimin kalitesine bakışı nasıldır?
Başka bir soru sorayım size, ‘Yedi yüz elli bin öğrenci devlet üniversitelerinde ücretsiz okumak yerine niçin para vererek vakıf üniversitelerinde okuyor?’ Hem de ücreti denkleştirmede zorlanarak? Kalitesiz olan hiçbir şeye kimse para ödemez.

 

YABANCI ÖĞRENCİYE YAKLAŞIM DEĞİŞMELİ
Biraz önce uluslararası öğrencilere değindiniz, ülkemiz bu konuda beklenenin neresinde?

Dünyada 7 milyon civarında uluslararası öğrenci var. Biz 300 bine çıkmıştık, bu sene henüz rakamlar belli değil ama maalesef düşüş bekleniyor. Ancak burada sayıdan ziyade niteliğe bakmak lazım. Bu öğrencilerin 40 bini Suriyelidir. Diğer yandan oturma izni alabilmek için üniversitelere kayıt yaptıran ama devam etmeyen Türk Cumhuriyetlerinden, Pakistan’dan ve Afganistan’dan öğrenciler var. Dolayısıyla nitelikli yabancı öğrenci sayımız çok daha düşük olabilir. Zaten bunu toplam gelirden de anlayabiliyoruz. Bizde bir yabancı öğrencinin ülkeye katkısı 10 bin dolar civarındadır. Oysa OECD ortalaması 18 bin dolar, İngiltere’nin ortalaması ise 44 bin dolardır. Buna rağmen geldiğimiz bugünkü durumu küçümsemiyorum, başarıdır. Ama bundan sonra bu konuya daha çok çalışmalıyız.
Cumhurbaşkanımızın bir milyon öğrenci hedefi koyması olumlu hava yarattı. YÖK de bu yönde destekleyici kararlar alıyor. Hedefe ulaşabiliriz ancak özellikle devlet üniversitelerinin uluslararası öğrenciden aldığı ücreti yükseltmesi lazım. Harç fiyatına yabancı öğrenci okutmamalıyız. Bunu yapabilirsek hem eğitim kalitesini artırabiliriz hem de yabancı öğrenci gelirleriyle başarılı Türk öğrencilere daha çok burslu okuma imkanı sağlayabiliriz.
Vakıf üniversitelerinin bu konuda belli bir başarıya ulaştığını söyledim. Çok daha iyi olabiliriz. Ancak dediğim gibi devlet üniversitelerinin çok düşük ücretlerle yabancı öğrenci alması hem vakıf üniversitelerinin önünü kesiyor hem de işi ucuzlatıyor.

 

Bunu biraz daha açabilir misiniz?
Şunu demek istiyorum, vakıf üniversiteleri tıp fakültesine yıllık 20-30 bin dolara uluslararası öğrenci alırken, devlet üniversiteleri 2-3 bin dolara öğrenci alıyor. Dolayısıyla öğrenciler ucuza okuyabilmek için devlet üniversitelerini tercih ediyor. Kontenjan bulamayınca vakıfa geliyorlar. 
Bu durumun daha iyi anlaşılması için şu örneği vermek istiyorum. Bir süre önce Las Vegas Nevada Üniversitesi’ni ziyaret etmiştim. Bildiğiniz gibi orası devlet üniversitesidir. Tıp filan değil, ortalama fakültelerden söz ediyorum. Bağlı bulunduğu Nevada Eyaleti’nden gelen, yani kendi öğrencilerinden yıllık 9 bin dolar alıyorlar. Amerika’nın diğer eyaletlerinden gelen öğrencilerden 25 bin dolar, başka ülkelerden gelen öğrencilerden ise yıllık 35 bin dolar alıyorlar. Biz koskoca Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ne 3 bin dolara öğrenci alıyoruz. Neyimiz eksik bizim? Amerika’daki üniversiteler maddi durumları güçlü olduğu için daha iyi eğitim verebiliyor. Bu yüzden daha iyi araştırmalar yapıyor ve üretebiliyorlar. İmkan verilsin, inanın bizim hocalarımız, öğrencilerimiz dünyada çok daha ileri seviyede olabilir. Ben alandaki biri olarak bunu görüyorum.

 

ÖNCELİK; NİTELİKLİ  EĞİTİM OLMALI
Birleşmiş Milletler’in 2030’a kadar ulaşılmasını hedeflediği Sürdürülebilirlik Kalkınma Hedefleri konusunda ne düşünüyorsunuz? Sizin üniversitelerinizde bu yönde ne gibi çalışmalar yapılıyor?

2015 yılında yapılan bu evrensel çağrıyı çok önemsiyoruz. Hepimiz için tek dünya var. Artık öyle bir çağda yaşıyoruz ki ‘Burası benim kimse karışamaz, istediğimi yaparım’ diyemiyorsunuz. Dünyanın herhangi bir yerindeki olumsuzluk, her yeri ve herkesi ilgilendiriyor.
BM’nin 2030 yılına kadar hedef koyduğu 17 başlıkta, maalesef henüz beklenen ilerleme sağlanamadı. Bu başlıkların hepsi insanlık için çok önemli ama iklim değişikliğinin düzenlenmesi, aşırı yoksulluğun sona erdirilmesi ve adaletsizlikle mücadele gibi başlıklar küresel bağlamda önceliğimiz olmalı. Tabii ki hepsi çok önemli ancak öncelikler arasına nitelikli eğitimi, sürdürülebilir tarımın desteklenmesi ve gıda güvenliğinin sağlanmasını da eklemek gerekir.
Bu hedeflerin günümüz insanlarının ihtiyaçlarını karşılarken, gelecek nesillerin yaşamını da sürdürebilir hale getirmeyi amaçladığını vurgulamak isterim. Başarıya ulaşmak için devletlerin, akademinin, özel sektörün ve sivil toplum örgütlerinin iş birliği içerisinde çalışmaları son derece önemli.
Biz kurum olarak, bu hedeflerin insanlık için ne kadar önemli olduğunu ilk önce zihinlere kabul ettirmenin gerekli olduğuna inanıyoruz. Bu konuda farkındalığı artırmak için sosyal medya ve diğer mecralardaki paylaşımlarımızda bu hassasiyete yer vermeye devam ediyoruz. 
Bu konudaki önceliğimiz eğitim- öğretimde sürdürülebilirlik derslerinin müfredata eklenmesi olmuştur. Aynı zamanda, öğrenci merkezli, interaktif katılımcı öğrenme yaklaşımlarının benimsenmesi, yenilikçi eğitim, değişim ve dönüşüm becerisi, farklı paydaşlarla çalışabilme ve topluma katkı programlarını her zaman gündemimizde tutmaya çalışıyoruz.
Önceki yıllarda olduğu gibi bu yılın programına aldığımız panel, toplantı ve konferansların konuları da bu hedeflerle alakalı oldu. Biz ‘sağlık ve teknoloji’ temalı üniversite olduğumuz için konulara kendi penceremizden bakmayı tercih ediyoruz. Bunu şu misalle açayım, seçtiğimiz bölgedeki iklim değişikliğinin canlıların sağlığına yaptığı olumsuz etkiyi bir konferans konusu olarak ele almıştık. Yine, Eczacılık Fakültemizin alternatif gıda üretimiyle ilgili yaptığı çalışmayı da örnek verebilirim.


EĞİTİM MODELİNDE ÖNCÜ OLDUK
Her şeyin hızla değişiyor olması eğitimi nasıl etkiliyor? Siz kurumlarınızda eğitim planlaması yaparken dünyadaki değişen beklentileri göz önüne alıp nasıl bir güncelleme yaptınız? 

Son yıllarda gündemde olan holakrasi yönetim şekli, bizim kurumlarımızda yıllar önce benimsenmişti. Biz hep birlikte karar alıyor, hep birlikte uyguluyoruz. Bunun uzantısı olarak da kurumlarımızda esnek eğitim modeli uyguluyoruz. Her fakülte ve bölümlerimizdeki ders planı buna göre hazırlandı. Türkiye’de tam olarak ilk bizim kurumlarımızda uygulanıyor bu model. Rektörümüz diğer üniversitelere de gidip anlatıyor, öncülük ediyor.
Mesela bir bölümde, zorunlu mesleki derslerin yanında, yetkinliklere dayalı esnek dersler de yer alıyor. Bunlar farklı disiplinlerden dersler, mikrokredi, sertifikalar; önceki öğrenmenin tanınması ve bireysel öğrenme konferansları gibi.
Bizim önceliğimiz, eğitim programlarımızı iş dünyasının beklentilerine göre güncelleyebilmektir. Bakın, Davos’ta yapılan 2023 Dünya Ekonomik Formunda, işverenler yüzde 70 oranında mezun yetkinliklerinden memnun değil. Yani üniversitelerdeki eğitim, iş hayatının ancak yüzde 30’unu karşılayabiliyor. Durum böyle olduğu için önümüzdeki beş yıl içerisinde, diplomanın yanında yetkinliklere göre işe alma oranının yüzde 50’ye çıkması öngörülüyor. Bu şu demek, ben diplomaya bakmam, yaptığın işe bakarım.
Rapordaki diğer bir önemli öngörü de 2030’da şu anki işlerin yüzde 85 oranında biçim değiştirecek olmasıdır. Dikkatimi çeken diğer bir husus da şu anda gençlerin yüzde 85’inin uzaktan çalışma eğiliminde oluşudur.
Bütün bu gelişmeler, eğitimi nasıl planlamamız gerektiğini bizlere gösteriyor. Ülke olarak eğitimde zihniyet devrimi yapmamız gerekiyor. Batı eğitimde, postmodern çağı da geride bırakıp dijimodern çağı yaşamaya başladı. Biz ise hala tam olarak modernist metodun öğretmen odaklı ezberci eğitimini aşamadık. Ama öğrencilerimiz postmodern anlayışı da geride bırakıp dijimodernist çağı yaşıyor. Bir asır evvelin eğitim metodlarıyla günümüz gençlerini ikna edemeyiz, kaybederiz. Devletten böyle bir yönlendirme gelecek diye beklememek lazım. Üniversitelere gerekli program esnekliği sağlanıyor, bunu hocalarımız ve yöneticilerimiz yapmalı.

Geçen ay bir öykü kitabınızın piyasaya çıktığını biliyoruz. Bunca işin arasında yazmaya da vakit ayırıyorsunuz. Kitabın mesajını nasıl ifade edersiniz?
Evet yazmayı ve okumayı çok seviyorum. “Kanlı Ceket” benim üçüncü kitabım oldu. Altı tane öyküden oluşuyor. Olaylar 70’lerin sonu ve 80’lerdeki öğrencilik ile günümüz öğrenciliğini karşı karşıya getiriyor. Okuyunca, şimdiki kuşak ödenmiş bedellerin üzerinde yaşadığını bir kez daha görebilir. Belki ebeveynler, çocuklarına kolay yaşasınlar diye verdikleri sınırsız desteği tekrar gözden geçirme ihtiyacı duyabilirler.

NASIL ARANDI: #dr. talip emiroğlu # kocaeli sağlık ve teknoloji üniversitesi # eğitim # okul # üniversite

YORUMLAR
Yaptığınız yorumlar editör onayından geçmektedir.