İçinden Nehir Geçen Masalsı Şehirler

   4 Kişi Yorum Yaptı   Eklenme Tarihi: 08/04/2022
Neckar Nehri’nin iki yakasına kurulan, Almanya’nın en masalsı ve romantik şehirlerini gezerken, Ortaçağ’a doğru zaman yolculuğuna çıkacaksınız
.stripslashes($urun->baslik).

HAZIRLAYAN: MÜZEYYEN TOPÇU TAN

 

Pandemiden hemen önce uzun zamandır gerçekleştirmek istediğim ama eşimin işleri dolayısıyla bir türlü fırsat bulamadığım seyahat planım vardı. Ailemin 70’li yıllarda Almanya’ya gitmesi nedeniyle çocukluğumun önemli bir bölümünü geçirdiğim, neredeyse 40 yıldır görmediğim Stuttgart ve Esslingen’i merak ediyordum. Bir gün arkadaşım Nurten Kartal ile konuşurken konu yine açılınca “Birlikte gitsek ya” dedim. Oturduk, haritayı açtık ve on günlük bir tatil planı yaptık. Planımıza daha sonra Canan Acurman da dahil oldu.

Gezimize Stuttgart’tan başlayacak, Esslingen’e biraz daha fazla zaman ayırıp nostalji yapacak, yakınındaki Plochingen’i görüp; Almanya’nın dünyaca tanınan, bugüne kadar korunmuş Ortaçağ şehirlerinden biri olan Rothenburg’a gidecektik. Sonrasında Salzburg, Salzburg’dan da Viyana’ya geçecektik. Oradan da ver elini Türkiye. Haritada bakınca çok kolay gibi görünüyordu ama bir maceraya atıldığımızın da farkındaydık. 

Gidiş dönüş uçak biletlerini aldık, otel rezervasyonlarımız yapıldı. Aradaki şehirler ve ülkeler arası yolculuk için önce interrail tren bileti alalım diye düşündük çünkü belli bir süre içinde istediğiniz kadar trene binebiliyordunuz, bu nedenle daha uygun oluyordu ama “İki ayağımızı bir pabuca sokmayalım, beğendiğimiz yerde istediğimiz kadar kalalım” diye vazgeçtik. Geçtiğimiz yıllarda, nisan sonu-mayıs başı seyahat ettiğimiz; Almanya’nın 16 eyaletinden biri olan Baden-Württemberg’in başkenti ve en büyük belediyesi Stuttgart’tan başlayıp, Avusturya’nın başkenti Viyana’da biten maceramız başlıyor: Keyifli okumalar…

***

STUTTGART

İstanbul’dan iki buçuk saat süren uçak yolculuğundan sonra Almanya’nın güneyinde bulunan Stuttgart’a indik. Havaalanından yaklaşık 15-20 dakikalık mesafede olan şehir merkezine gitmeden önce şehir içinde toplu taşımada kullanacağımız biletleri aldık. Almanya’da sistemli işleyen bir ulaşım ağı var. Stuttgart’taki toplu taşıma, otobüs ve trenlerle yapılıyor. Şehir içinde seyahat etmek isterseniz U-Bahn (metro), çevre şehirlere gitmek isterseniz S-Bahn denen trenlere binmeniz gerekiyor.

Toplu taşımada tek bilet kullanılıyor yani aynı biletle otobüs ya da raylı sisteme binebiliyorsunuz. Tek seferlik kullanım yerine kalacağınız güne göre bilet alırsanız daha ekonomik oluyor. Biletleri havaalanından alabileceğiniz gibi metro için istasyonlardaki bilet ofislerinden veya otomatlardan; otobüs biletlerini şoförden alabilirsiniz. Biz merkeze trenle gittik (S2 ve S3 hatları şehir merkezine gidiyor). Otelimize hızlıca yerleşip şehri keşfetmek için dışarı çıktık.

Havaalanından aldığımız şehir haritasında gitmek istediğimiz yerleri işaretleyerek yürümeye başladık. Avrupa’nın en sevdiğim yönü; hemen her şehirde aradığınız yeri elinizle koymuş gibi bulabilirsiniz çünkü elli yıl geçse de adres aynı adrestir, şehir planı aynı plandır. 100-200 yıl önce alt yapıyı kurmuşlar; şehir için gerekli yollar, otopark, market, okul, yeşil alan, konut alanları, eczane kısacası aklınıza gelebilecek ne varsa şehir planına yerleştirmişler ve kolay kolay da değiştirmezler. Bizdeki gibi 3-5 yılda bir cadde-sokak isimleri ya da binalar değişmez!   

Stuttgart, Almanya’nın önemli endüstri bölgelerinden biri ve ticaret konusunda çok faal bir şehir. Dünyaca ünlü Porsche, Mercedes-Benz, Bosch gibi dev şirketlerin merkezleri burada yer alıyor. Bunun yanı sıra köklü bir tarihe ve kültüre sahip olması, çok sayıda eğitim kurumuna ve bilimsel çalışmalara ev sahipliği yapması, dünyaca ünlü doğası (Black Forest: Kara Ormanlar) ve kaplıcaları gibi özellikleri nedeniyle turizm ve eğitim için tercih edilen cazip bir şehir. Hakkını vererek gezmek, müzeleri ve sanat galerini görmek, sanat etkinliklerine katılmak isterseniz birkaç gününüzü ayırmanız gerekir.

Eğer arabalara meraklıysanız; Porsche, Mercedes-Benz, Gottlieb Daimler Memorial müzelerini de görmek için ekstra bir gün daha ilave etmelisiniz. Biz Stuttgart’a bir gün ayırdığımız için yürüme mesafesindeki tarihi yapıları, parkları dolaştıktan sonra Bad Cannstatt’ta yapılan bahar festivaline katılmak için yola koyulduk. Trende geleneksel kıyafetler giymiş, genç-yaşlı demeden ellerinde bira şişeleriyle muhabbet eden insanları görünce haliyle garipsedik ama bizim dışımızda herkesin bu durumu normal karşıladığı aşikardı.

BAD CANNSTATT

Roma döneminde Neckar Nehri’nin kıyısında kurulan Bad Cannstatt; Stuttgart’ın en eski ve Türklerin de yoğun olarak yaşadığı kalabalık bir semt. Stuttgart’ta bulunan kaplıcalardan biri de bu semtte. Her yıl nisan ayının ortasından mayıs ayının başına kadar düzenlenen geleneksel Stuttgart Bahar Festivali ile de tanınıyor. Bu festival Münich’te yapılan dünyaca ünlü Octoberfest kadar bilinmese de büyük ilgi görüyor. Genişçe bir alanda kurulmuş olan fuarda; yiyecek içecek çadırları, lunapark, konser gibi etkinlikler düzenleniyor.

Stuttgart belediye başkanının geleneksel açılışıyla başlayan festival, hafta ortası dahil gece yarılarına kadar müzik performansları, yeme içme faaliyetleri şeklinde sürüyor. Genç-yaşlı, kadın-erkek herkes yöresel kıyafetlerini giyerek akın akın festivalin yapıldığı alana gidiyor. Neşeli ve eğlenceli gruplar yiyor, içiyor, dans ediyor, konserlere eşlik ediyor, sohbet muhabbet derken, anı ölümsüzleştirmek için fotoğraflar çekiliyor. Biz de yöresel kıyafetler giymiş bu eğlenceli gruplardan birine rica edip, fotoğraflardan birine dahil olduk. Fuarın tamamını gezip, bir konser eşliğinde akşam yemeğimizi de yiyip, otelimize döndük. Ertesi gün benim için önemli bir gündü zira çocukluğumun önemli bir bölümünün geçtiği Esslingen’e gidecektik.

ESSLINGEN (NECKAR)

Stuttgart’a 15 dakikalık mesafede olan Esslingen’e giderken, durakların isimleri sırasıyla hafızamdan dilime dökülmeye başladı. İnsan hafızası yakın zamandan ziyade geçmişi daha net hatırlar ama durak isimlerinin bir kısmı Türkçeyi çağrıştırdığı ya da Türklerle ilgili olduğu için de unutmamıştım sanırım. Untertürkheim (Aşağı Türk Evi), Obertürkheim (Yukarı Türk Evi), Mettingen derken Esslingen’e varıyoruz. Önce otelimizi buluyoruz. Adresi sorduğumuz kız, Türk çıkıyor. Resepsiyondaki görevli Dorina; Arnavut. Türkçe biliyor ve otelde kaldığımız iki gün boyunca bizimle çok ilgileniyor. (Hala sosyal medyadan haberleşiyoruz. Buradan Dorina’ya da selam olsun). Sonraki günlerde de bindiğimiz her otobüste ya da trende, gezdiğimiz yerlerde mutlaka Türklerle karşılaşıyoruz. 

Otelimiz; şehrin içinden geçen Neckar Nehri’nin uzantısı olan kanalların birinin hemen kıyısında inşa edilmiş hatta giriş katına balkonvari bir çıkma yapmışlar, kanal balkonun altından geçiyor. Üstüne üstlük otelimiz ‘çevreci otel’ daha ne isteyelim; her şey rüya gibi…

Odamıza yerleşip keşfe çıkıyoruz. Dünyaca bilinen şarapların yapıldığı üzüm bağları, mimarisi özel evleri, kalesi ve doğasıyla ünlü büyüleyici bir şehirde dolaşmak, sokaklarda çocukluğumu aramak, anıları yad etmek; paha biçilemez bir duygu…

Almanya’nın en eski şehirlerinden biri olan Esslingen’in tarihi 8. yüzyıla kadar uzanıyor. 1118-1803 yılları arasında bağımsız ve özerk bir şehir olarak yönetilmiş daha sonra Württemberg devletine katılmış. 1850’den sonra önemli bir sanayi şehri olmaya başlamış. II. Dünya Savaşı’nda fazla hasar görmediği için şehrin tarihi dokusu korunmuş ancak bu doku daha çok şehrin merkezinde kalmış. Sanayinin etkisiyle gelişen ve yeni kurulan semtlerde geleneksel dik çatılı şirin evlere rastlamak mümkün ama şehrin merkezindeki Ortaçağ mimarisi kadar büyüleyici değil. Otelimizin lokasyonu tarihi şehir meydanına (Markplatz) yürüme mesafesinde olduğu için ilk durağımız Markplatz.

Arnavut kaldırımlı, üçgen çatılı, ahşap kaplamalı evlerin, sıra sıra otantik restoranların olduğu meydana gelince insan kendini Ortaçağ’a doğru zaman yolculuğuna çıkmış gibi hissediyor adeta.  Bu meydanda çarşamba ve cumartesi günleri pazar kuruluyor. Ayrıca Noel zamanı (23 Kasım- 22 Aralık) kurulan pazar var ki sadece Almanya’da değil; Avrupa’nın birçok ülkesinde de popüler. Her yıl bir milyondan fazla turist bu pazarı ziyaret ediyor. Yiyecek- içeceklerin, geleneksel el işlerinin ya da unutulmaya yüz tutmuş ürünlerin, hediyelik eşyaların sergilendiği ve satıldığı, iki yüzden fazla standın yanı sıra teatral gösteriler ile pazardan ziyade bir panayıra dönen, mutlaka görülmesi gereken bir yer. Ağustosta tatil için denizi olan bir yere gitmek yerine Almanya’ya gitmek pek mantıklı değil ama herhangi bir vesileyle gitmeniz gerekirse Markplatz’da yapılan soğan festivaline katılmanızı tavsiye ederim. Ortaçağ’dan beri yapılan soğan festivalinin bir de hikayesi var. Günlerden bir gün şeytan tebdil-i kıyafetle Esslingen pazarına gelir, pazarcı kadının birinden elma ister. Kadın şeytanı tanır ve elma yerine ona soğan verir. Elma sandığı soğanı iştahla ısıran şeytan, tadını beğenmeyince kadına kızar ve oradan uzaklaşır, bir daha da Esslingen’e gelmez. O gün bugündür; soğanın şehri kötülüklerden koruduğu düşünülüyor ve her sene soğan festivali düzenleniyor. Rivayet işte!

ÖNEMLİ YAPILAR

Her biri birbirinden güzel mimari özelliklere sahip binaları tek tek anlatmaya kalkarsam sayfalarca sürer. O nedenle kısa ve öz bahsedeceğim. 

Kielmeyerhaus: Pazar meydanındaki en görkemli bina 1582’de inşa edilen kırmızı çıtalı Kielmeyer Evi. İlk yapıldığında Aziz Catherine Hastanesi olarak faaliyet gösteren bina, günümüzde restoran ve otel hizmeti veriyor.

Stadtkirche St. Dionys (Aziz Dionys Kilisesi): 13. ve 14. yüzyıllarda gotik tarzda inşa edilmiş. Sıra dışı ikiz kulesi ve pencereleriyle dikkati çekiyor. Kilisenin bodrumunda bulunan arkeoloji müzesinde 1960-1963 yılları arasındaki kazılardan elde edilen buluntular sergileniyor.

Schelztor Turm (Schelz Kapı Kulesi): 13. YY’de inşa edilen kule, surlarla çevrili iç şehrin kuzey-batı köşesini işaret ediyormuş. 1989 yılında sanatçı Hubert van der Goltz, kuleye çelik bir kiriş üzerine yürüyen adam heykelini eklemiş. Günümüzde kulenin giriş katında bir dondurmacı var.

Frauenkirche (Kadın Kilisesi): Meryem Ana’ya adanmış bir kilise. Güneybatı Almanya’nın ilk gotik salon kilisesi olduğu söyleniyor. 72 metre yüksekliğinde bir kuleye sahip olan kilisenin inşası neredeyse 200 yıl sürerek 1516 yılında tamamlanmış. Üç nefli olan kilise, 1330 civarında vitray penceresiyle karakterize.

Altes Rathaus (Eski Belediye Binası)

Rathaus Meydanı’nda lego parçalarından yapılmış gibi duran pembe renkli bina, eski şehirdeki binaların mimari açıdan en çarpıcı olanı.  1422 yılında Heinrich Schickhardt tarafından tasarlanmış ve tarih boyunca hep bir buluşma noktası olmuş. İdam ve mahkeme kararları buradan duyurulmuş. Binada bir kartal, denge ve adaleti simgeleyen iki heykel, çan kuleleri ve saat bulunuyor. Saat başlarında güzel melodiler çalarken heykellerin hareket ettiği saat, Almanya’nın en eski saatiymiş…

***

Yürümekle yollar aşınmazmış. Ahşap binaları hayran hayran seyrederek, taş kaplı sokakları arşınlarken saatler geçmiş, neredeyse akşam olmuştu. Hem dinlenmek hem de bir şeyler yiyip içmek istedik. Bölgede, birbirinden güzel birçok restoran ve kafe var. Bizim tercihimiz; çocukken ailemle birlikte gittiğim Der Rote Hirsch (Kızıl Geyik) Kafe-Restoran oldu. Hem nostalji yapmış hem de Neckar’ın üzerindeki 1893 yapımı tarihi köprü Agnesbrücke’den bakınca iki kanalın ortasında kalan, ilginç mimarisiyle popüler olan restoranda günü bitirmiş olduk.  

Esslingen’deki ikinci günümüze kahvaltıdan sonra; Bahnhofstrasse (Alışveriş Caddesi) ve kanalların arasına inşa edildiği için ‘Küçük Venedik’ adını alan mahalleyi dolaşmakla başladık ve yıllar önce oturduğumuz Hirschland Strasse (Geyikülkesi Caddesi)’ndeki evimizi bulmak için otobüse bindik. Aradan 40 yıla yakın zaman geçmesine rağmen, 45 numaralı evimizi elimizle koymuş gibi bulduk. Ne caddenin ismi değişmişti, ne numarası… Ne de evi yıkıp yerine apartman dikmişlerdi. Hatta bahçesinin ahşap çitleri bile aynıydı. Sokaktaki evlerin hepsi aynı, sokağın karşısındaki çiçekçi, eczane, fırın, çocuk yuvası, otobüs durağı aynı. Bisiklete bindiğim yollar aynı. Bir tek değişiklik sokak başına açılan dönerci ‘Ozan Pizza Kebap’…  Evimizin önünde birkaç kare fotoğraf çektirdikten sonra, Ozan Kebap’a giriyoruz. Sohbet muhabbet, eski günleri konuşuyoruz. İlla bir şeyler ikram etmeye çalışıyorlar. Türklerin nereye gitseler misafirperverliğini kaybetmediğini görmek ne kadar güzel…

Tekrar otobüse atlayıp Esslinger Kalesi’ni görmek için yola koyuluyoruz. Otobüs şoförümüz Türk çıkıyor. Kaleyle ilgili merak ettiklerimizi soruyoruz. Kaleye eski şehirden 300 küsur basamakla çıkmak ya da üzüm bağlarının arasından yürüyerek çıkmak da mümkünmüş. Kale 13. yüzyılda inşa edilmiş. Kalenin yamaçlarından şehre doğru üzüm bağları yemyeşil bir halı gibi uzanıyor, aşağıda şehrin manzarası ise paha biçilemez… Şehrin sembollerinden biri olan kule 1525’te inşa edilmiş. Kalenin içindeki yeşil alanda piknik yapılabiliyor, dinlenmek için banklar ve Trödler zur Burgschenke isimli geleneksel tarzda döşenmiş bir kafe restoran var. Kalenin içinde yürüyüş yaptıktan sonra restoranda Almanların (benim de) favori sebzesi kuşkonmaz (spargel) yedik. Aslına bakarsanız nisan ve mayıs ayları tam da kuşkonmaz mevsimi olduğu için gezimiz boyunca hemen her gün kuşkonmaz yedim desem yeridir. Almanya’da, Ortaçağ’dan beri üretilen kuşkonmaz çok tüketiliyor, dolayısıyla kuşkonmaz üretimi de fazla hatta üretimde Almanlar, Avrupa şampiyonu. Kuşkonmazın değişik pişirilme yöntemleri var ancak ben klasik olarak Hollandez sos ve patates ile servis edileni ve çorbasını tercih ediyorum. Yemeklerimizi yedikten sonra şehir manzarası eşliğinde üstü kapalı ahşap merdivenlerden inmeye başladık. Ara ara durarak hem manzaranın tadını çıkardık hem de fotoğraflar çektik. Çocukluğumun ayak izlerini de taşıyan merdivenler, bizi eski şehre indirdi. Sırada Plochingen vardı. Bahnhof (tren istasyonu)’a gittik ve 15 dakikalık mesafede olan Plochingen’e varmak için S-Bahn’a bindik.

PLOCHINGEN

Küçük bir kasaba olan Plochingen; geleneksel evleri, hemen her meydanda heykelleri, çeşmeleriyle ‘iyi ki de gelmişiz’ dedirtti bize. Çeşmelerden birinin Avusturyalı sanatçı Friedensreich Hundertwasser tarafından yapılmış olduğunu görünce şaşırdım zira Avusturya’nın tanınmış ressamlarından ve ekspresyonist mimarlığın öncülerinden, aynı zamanda sıkı bir çevreci olan Hundertwasser’ın, mimar J. Krawina ile Viyana’da inşa ettikleri HundertwasserHouse (Hundertwasser Evi)’ı biliyor ve fırsat bulursak görmek istiyordum. Ancak Plochingen’de Hundertwasser’ın inşa ettiği bir site olduğunu bilmiyordum. Çeşmenin üzerinde ismini görünce bu vesileyle öğrenmiş oldum. Kasabanın altını üstüne getirip, bir şeyler atıştırdıktan sonra otelimize geri döndük; zira daha bavul toplayacaktık (En sevmediğim işlerden biri)! Neyse ki kısa aralıklarla seyahat edeceğimiz için giysilerimizi ona göre separe etmiştik. Böylece tüm bavulu dağıtmaya gerek kalmıyordu.  

ROTTENBURG (NECKAR)

Stuttgart ve çevresinde ziyaret edeceğimiz yerleri bitirdikten sonra; kalbimizi Esslingen’de bırakarak bir sonraki rotamız, Stuttgart’tan 50 km uzaklıktaki Rottenburg için trene bindik. Bir saatlik yolculuktan sonra akşam sekiz buçuk gibi trenden indiğimizde in cin top oynayan, karanlık bir kasabayla karşılaştık. Neyse ki otelimiz tren garına yürüme mesafesindeydi. Ancak otelin kapısı kilitliydi. Otel dediğime bakmayın üç katlı eski ahşap bir evi otele çevirmişler. Zili defalarca çalmamıza rağmen açan olmadı. “Ne yapalım başka bir otel var mıdır?” diye düşünürken; o sırada trenden bizimle birlikte inen bir bey geldi ve telefonla birini aradı. Rahibe gibi giyinmiş yaşlı bir kadın gelip kapıyı açtı. Resepsiyonda devasa çarmıha gerilmiş İsa ikonunu görünce önce şaşırdık sonra da korku filmi gibi bir atmosferde olduğumuzu görünce, açıkçası korktuk! Gıcırdayan loş merdivenlerden 3. kattaki odamıza çıktık, kapıyı kilitleyip, arkasına bavullarımızı yığdık; başladık gülmeye...

Meğerse biz Avrupa Romantik Yolu üzerindeki Ortaçağ’ın masalsı şehri Rot(h)enburg yerine, Roma Katolik piskoposunun Almanya’daki resmi merkezi olan, Katoliklerin hac için gittikleri Rot(t)enburg’a gitmişiz. Bir harf karışıklığı nedeniyle edindiğimiz bu tecrübeyi ertesi gün kasabayı dolaşırken karşılaştığımız bir Türk’ten öğrendik. Almanya’nın birçok şehrinde olduğu gibi burada da epey Türk yaşıyormuş. Yine Neckar Nehri’nin ortasından geçtiği kasaba oldukça şirin. Bu arada 2015 yılında Yalova ile kardeş şehir olmuşlar. Dükkanlarda Türk lokumu ve pişmaniye bile satılıyor. Kasabayı dolaştıktan, çay kahve molası verdikten sonra “Buraya kadar gelmişken rotamızda olmayan 12 km. uzaklıktaki Tübingen’i de görelim” dedik. İyi ki de demişiz.

TÜBİNGEN

Tübingen bir üniversite şehri. Bu şehirde de Neckar Nehri şehrin ortasından geçiyor. Yaşam kalitesi açısından Almanya’nın en iyi şehri seçilmiş; Almanya’nın incisi olarak anılıyor. Nehrin kenarında sağlı sollu çok güzel evler, kafe ve restoranlar var. Şehir merkezini turlayıp bir Türk restoranında yemek yedikten sonra nehir kenarındaki kafelerden birinde oturduk. Nehir manzaramız o kadar güzeldi ki;  Münich’te otel rezervasyonumuz olmasa Tübingen’de kalabilirdik. Münich’e gitmek için iki seçenek vardı. Biri hızlı tren, diğeri normal tren. “Acelemiz yok, bu durumda hızlı trene daha fazla para vermeye de gerek yok” diyerek normal treni seçtik. Böylece bir sonraki maceramız başlamış oldu. Mayısta Bavyera ve Avusturya’da görüşmek üzere, kalın sağlıcakla…

NASIL ARANDI: #dişhekimi #müzeyyentopçutan #masalsışehirler #stuttgart #geziyazısı #badcannstatt #esslingen #önemliyapılar #plochingen #rottenburg #tübingen #kocaeli

4 ay önce - Nurten Kartal

Yüreğine, kalemine sağlık arkadaşım. Gezdiğin yerleri başka birisinin kaleminden okumak çok keyifli. Yeni rotalarda buluşmak üzere.

5 ay önce - Serap İLERLEMEK

Harika bir yazı olmuş, sade, anlaşılır ve rehber niteliğinde. Müzeyyen kalemine sağlık.

5 ay önce - Sevim süleymanoğlu

Harika bir gezi rehberi olmuş.Ellerinize emeğinize sağlık. Almanyanın büyülü ortamında birlikte gezdik, çocukluk anılarınızın izini sürerken birlikte duygulandık. Rottenburg şaşkınlığını birlikte yaşadık. Yeni seyahalerde, yeni yazılarınızla buluşmak üzere...

5 ay önce - Serap İLERLEMEK

Harika bir yazı olmuş, sade, anlaşılır ve rehber niteliğinde. Müzeyyen kalemine sağlık.

YORUMLAR
Yaptığınız yorumlar editör onayından geçmektedir.
Diğer Yazılarını İnceleyin;
Açık Hava Müzesi Tadında Şehirler

Köklü geçmişi, buram buram tarih ve sanat kokan sokakları, mimarisi, kültürü ve doğal güzellikleriyle ünlü Münih, Salzburg ve Viyana’yı gezerken kendinizi açık hava müzesinde gibi hissedeceksiniz

4 ay önce
Galler’in gözbebeği: Swansea

Swansea, Britanya’nın ve Galler’in en güzel kumsallarına, plajlarına ve görkemli yamaçlarına sahip doğa harikası bir şehir

6 ay önce
Köklü bir geçmişe sahip önemli bir dünya şehri: Londra

Londra, İngiltere’nin ve dünyanın en önemli iş ve finans merkezi olduğu kadar turizm açısından da en çok ziyaretçi çeken, en hareketli kenti

7 ay önce
Avrupa’nın kültür başkenti: Berlin

Berlin, her ne kadar II. Dünya Savaşı’nda bombalarla yerle bir edilmiş olsa da kendini toparlamış; tarihi, siyasi rolü, kültür-sanatı ve doğası ile de Avrupa’nın göz bebeği olmayı başarmış

9 ay önce
Atamızın evini gezmenin tam zamanı Selanik

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün aramızdan ayrılışının yıl dönümünde, doğduğu şehir Selanik’e ve doğduğu eve gitmeye ne dersiniz?

10 ay önce
Gemiyle Adriyatik gezisi

Yaz bitti, çoktan… Sonbaharı da ortaladık. İşlerinizin yoğunluğundan ya da başka sebeplerden dolayı henüz tatil yapamadıysanız; ekim ayında çıkacağınız en güzel tatillerden biri belki de ‘Gemiyle Adriyatik’ gezisi olabilir. Tabii denizden ve gemi yolculuğundan hoşlanıyorsanız…

11 ay önce
Tarihi, kültürü, mimarisi, müziği ile ünlü Bulgaristan

Yakın bir yurt dışı tatili istiyorsanız; tarihi dokusu, göz alıcı dağları, yemyeşil parkları, altın sarısı kumsalları, zengin mutfağı ve sıcakkanlı insanlarıyla Bulgaristan sizi bekliyor

1 yıl önce
Yunanistan’ın en yeşil adası Thassos

Thassos; muhteşem kumsalları, turkuaz rengi denizi, resmedilmeye değer köyleri, tarihi yapısı ve eğlence hayatıyla bir tatilde aradığınız her şeyi size sunmaya hazır

1 yıl önce
Yunanistan’ın 5. Büyük adası: Sakız Adası

Dünya üzerinde sakız ağaçlarının yetiştiği ve damla sakızı üretiminin yapıldığı tek yer olan Sakız Adası hem köklü tarihi hem de doğal güzellikleriyle ziyaretçilerini büyülüyor

1 yıl önce
Şövalyeler adası Rodos

Her köşesinde binlerce yıllık tarih yatan, dar sokakları şövalyelerin izleriyle dolu olan Rodos Adası; turkuaz rengi denizi, tertemiz plajları, geleneksel mutfağı ve gece hayatıyla ziyaretçilerini adeta büyülüyor

1 yıl önce
Sardunya Adası

Masmavi ve berrak denizi, bembeyaz kumsalları, birbirinden güzel plajlarıyla meşhur Sardunya Adası, tarihte birçok medeniyete ev sahipliği yaptığı için kültürel gezileri tercih edenlerin de uğrak yeri

1 yıl önce
Dünyanın en güzel adalarından: Tenerife

Kanarya Adaları'nın en büyüğü Tenerife; muhteşem denizi, birbirinden güzel plajları, doğal güzellikleri hatta eğlenceli karnavallarıyla heyecan dolu bir tatil arayanların adresi...

1 yıl önce
Tarih kokan şehir: Kiev

Dünyayı iyilik kurtaracak

Mitolojik öyküler ve efsanelerle dolu; Mora Yarımadası

Vikingler diyarı; Norveç

Batının en uç noktası: Fas

Yunanistan’ın en büyük adası; GİRİT

Yozgat’ın Sarıkaya ilçesinde bir tarih yatıyor: Kral Kızı Hamamı

Lavanta kokulu köy

Rüya gibi bir gemi yolculuğu