Bir mola gerek bana…

   0 Kişi Yorum Yaptı   Eklenme Tarihi: 10/06/2021
.stripslashes($urun->baslik).

“Kaldı işte…

Çayımız bardakta, çocukluğumuz sokaklarda, mutluluğumuz kursağımızda, sevdiklerimiz uzaklarda, gülüşlerimiz fotoğraflarda…”

Nazım Hikmet Ran

 

 

Hadi söyle bana… Aynı gökyüzüne bakmak için kesende olan son altınını bile verebileceğin kim var yanında?

Söyle bana, uykundan seni uyandıran, ahşabı şıkır şıkır dile getiren o ayak sesleri kimin olmalıydı?

Bir bahçede hamak sallandıkça uzayıp giden o kahkaha kimindi?

Söylesene senin karantinan bitti mi?

Bu sabah hayatıma, farklı bir rutin ile başladım, yeşil çay içtim. Bardakta o kızılcık rengi olmadan; son derece tatsız, tarafsız; üstüne üstelik ince belli cam bardaksız o kadar başkaydı ki… Ezine peynir ile uzaktan yakından tanıdık değil hatta hasım bile olamaz.

Şu sosyal medyada ne kadar renklendirmeye çalışılsa da bir menemen olamayan yulaf lapasıyla haşır neşir olduk, sevimsizce bakıştık ve birbirimize uygun olmadığımızı bir çırpıda anladık.

Uzun zamandır evde olmanın vermiş olduğu rehavet iliklerime kadar işlemiş olacak ki sabah programlarında izlediğim olaylara sanki bu dünyada hiç böyle şeyler yaşanmıyormuş gibi ilgi, merak ve sonuç odaklı baktım. Oysa hafta sonuna kadar hiçbiri çözümlenemiyormuş.

Simetri takıntımdan dolayı ‘nizam intizam’ diyerek yerleştirdiğim kumandaları bir kenara bırakıp, ‘bugün dünyada neler olabilir?’ sorgusundan vazgeçmiş halde kitaplarımı aldım, okudum, kahve içtim… Sanırım buraya kadar her şey hepimiz için normaldi.

Çin Wuhan, maske mesafe derken; aslında karşımda, şu kahvenin telvesinde boğulacağım kimse yokken; çini desen fincanların manasız olduğunu, bardak kenarında kalan kahvenin tıpkı yarım kalan arkadaş toplantıları gibi tam da orada, oracıkta bizi beklediğini hatırladım.

Aynı evin içinde bir eş, bir evlat ve bir köpek ile bana ait olan hayat ruhu beslerken; arkadaşlarımın bu besin zincirinde nerede olduklarını daha iyi anladım.

Ailemle mangal ateşinde toplanamadıktan sonra; adımlarımın sayılı olduğu metrekarede fazladan insan nefesi, sahil kenarında mısır, öğlen yemeğinde ıslak hamburger yerken suratımda olan fiziki haritaya eşim dostum gülemedikten sonra; hiçbir şeyin eskisi gibi olamaması kadar yüzümdeki maskenin de beni nasıl farklılaştırdığını daha iyi anladım.

Aslında yetmiyor muydu, yeter miydi, yetmeli miydi? Hepsine verilecek bir cevabım vardı elbette ta ki Leo’nun camın önünde, kızım oyun oynarken nasıl baktığını gördüğüm ana kadar… Herkes ama herkes o eski normali özlemişti. Organik hayata dönüş diye başlatılmış olan akım keşke maskeden, aşıdan, mesafeden önce olsaydı. Şu bize öfkeli doğa, bu denli büyük beddua etmeseydi de biz de yerimizi bilseydik; kışın sokakta kestane, yazın dondurma yenilebilseydi.

Ümitsizliğe kapılmak gibi bir yapımız olmadığı gibi damarlarımızda akan kan ‘bize bir şey olmaz!’ narası attırırken, aydınlık günler hala kapı önünde bizi bekliyor muydu?

Gelişimimizi tamamlayabildiysek; çamaşır sularıyla verdiğimiz imtihan, maske ve mesafenin halayında etrafımızda dönmeye devam edecek mi?

Sanırım bir mola gerek. Ege gerek mesela bana… Begonvil, damla sakızlı kurabiye, bodrum mandalinalı dondurma gerek mesela.

Şimdi sen de söyle bana, baktığın gökyüzünde neler eksik sana?

 

 

NASIL ARANDI: #sehbal özbek #molagerek #köşe yazısı #köşe yazarı #nazımhikmetran #pandemi

YORUMLAR
Yaptığınız yorumlar editör onayından geçmektedir.