
Avukat Tuba Aydın, kadınların başarısının hâlâ ‘istisnai’ bir durum gibi sunulmasına karşı çıkıyor; gücün cinsiyete değil yetkinliğe dayandığını savunuyor. Aydın, kadınların iş hayatındaki varlığının şaşırtıcı değil doğal ve olağan kabul edilmesi gerektiğini savunuyor.
Bize kendinizden ve şu an yaptığınız işten kısaca bahseder misiniz?
1982 yılında Ağrı’da doğdum. Öğretmen bir baba ve eğitime en az onun kadar kıymet veren bir annenin dört çocuğunun ilkiyim. 2007 yılında hukuk fakültesinden mezun oldum. O tarihten bu yana da Kocaeli’de avukatlık yapıyorum. Evliyim; biri 13, diğeri 21 yaşında olan iki erkek çocuk annesiyim. Ayrıca sekiz yıldır üyesi olduğum KOİDER’de (Kocaeli İş Kadınları ve Yöneticileri Derneği) başkan yardımcılığı görevini yürütmekteyim. Dernek bünyesinde çalışma arkadaşlarımla birlikte kadının iş hayatındaki yerini iyileştirmeye yönelik çalışmalar yapıyoruz.
Bulunduğunuz sektörde neyi farklı yaparak başarılı oldunuz?
Başarıyı sadece bireysel bir kazanım olarak görmedim; temsil ettiğim değerin farkında olarak ilerledim. Erkek egemen olarak kabul edilen iş hayatında, ‘var olmaya çalışmak’ yerine ‘var olduğumu doğal bir güçle göstermek’ yaklaşımını benimsedim. Kadın kimliğimi geri plana itmek yerine, onu mesleki duruşumun bir parçası hâline getirdim. Empatiyi zayıflık değil, stratejik bir güç olarak konumlandırdım.
Sezgiyi, detaycılığı ve çok boyutlu düşünme becerisini karar alma süreçlerimde aktif şekilde kullandım. Kriz anlarında sakin kalabilmek, aynı anda hem analitik hem de insani bakış açısını koruyabilmek benim fark yarattığım noktalardan biri oldu.
Ayrıca rekabeti değil dayanışmayı seçtim. Özellikle genç kadın meslektaşlara yol açmayı, bilgi paylaşmayı ve görünür olmayı önemsedim. Çünkü bir kadının başarısı tekil değildir, çoğaldıkça güçlenir.

Hangi noktaya geldiğinizde “Ben başardım” dediniz.
Bir gün şunu düşündüm: Artık kimseye ben ne yapıyorum diye anlatma ihtiyacı hissetmiyorum. Yaptığım iş kendini anlatıyordu. Bir müvekkilimin, “Sizinle çalıştığım için içim rahat” dediği an, benim için dönüm noktasıydı çünkü hukuk sadece sonuç değil, süreç yönetimidir. İnsanların en zor zamanlarında yanlarında güvenle durabilmek, bana “doğru yoldayım” dedirtti. Bugün geldiğim noktada ise başarıyı; sürdürülebilir bir itibar, etik çizgiden taviz vermeden büyüyebilmek ve mesleki saygınlığı koruyarak ilerlemek olarak görüyorum.
Bir kadın olarak başarı yolculuğunda nelerden ödün vermek zorunda kaldınız?
Bazen konforumdan, bazen onaylanma ihtiyacından vazgeçtim ama kendi yolumu çizme özgürlüğünden hiç vazgeçmedim.
Kadınların iş hayatında daha güçlü olabilmesi için sizce en çok neye ihtiyaç var?
Kadınların daha güçlü olması için önce güçlü olmalarının istisna değil, olağan kabul edilmesi gerekiyor. Kadınların güçlü olması hâlâ çoğu zaman “özel bir durum”, “istisnai bir başarı” ya da “alışılmışın dışında bir tablo” gibi sunuluyor. Oysa güç; cinsiyete bağlı bir ayrıcalık değil, bireysel potansiyelin doğal bir sonucudur. Bir kadının liderlik etmesi, karar verici pozisyonda olması, yüksek sorumluluk taşıması ya da iddialı hedefler koyması şaşırtıcı değil; olağan kabul edilmelidir.
Toplumsal bakış açısı değişmedikçe, kadınların her başarısı ekstra bir vurguyla anılmaya devam eder. Bu da başarıyı normalleştirmek yerine ‘etiketler.’ Gerçek eşitlik, bir kadının güçlü olduğunda bunun haber değeri taşımadığı; sadece yetkin bir profesyonel olarak değerlendirildiği noktada başlar.
Yaptığınız işin kentimize ve topluma nasıl bir katkı sağladığını, değer kattığını düşünüyorsunuz?
Yaptığım işin kentime ve topluma katkısını, adalete erişimi daha anlaşılır ve ulaşılabilir kılmak olarak görüyorum. Hukukun soyut bir kavram değil, gündelik hayatın bir parçası olduğunu anlatabildiğim her temasın bir değer yarattığına inanıyorum.
Dönüp geriye baktığınızda, 10 yıl önceki size ne söylemek isterdiniz?
Kendime karşı daha nazik olmayı isterdim. “Her şeyi aynı anda başarmak zorunda değilsin; yol da en az varış kadar kıymetli” derdim.